21. yüzyılın üretim araçları artık sadece fiziksel makineler değil; kod, algoritma ve veri tabanları da yeni üretim ilişkilerinin merkezinde yer alıyor. Bu bağlamda yapay zekâ (YZ), yalnızca teknolojik bir sıçrama değil, aynı zamanda politik-ekonomik bir yeniden yapılanma süreci olarak değerlendirilmelidir. Peki, “kod” neden önemli? Kod, bugün üretimin dili; emek gücünü yöneten algoritmalar, karar verme süreçlerini şekillendiren yapılar ve sermaye birikimini hızlandıran yazılımsal altyapılar olarak karşımıza çıkıyor.
YZ sistemleri, genellikle büyük teknoloji şirketlerinin tekelinde olan devasa veri havuzlarıyla ve mühendislik kadrolarıyla şekilleniyor. Kodun üretimi, açık kaynak topluluklarından ziyade sermaye sahiplerinin yönettiği, gizli algoritmalar ve tescilli yazılımlar üzerinden gelişiyor. Burada “kod mülkiyeti”, tıpkı fabrika ya da makine gibi, yeni çağın üretim araçlarından biri olarak sermayenin elinde yoğunlaşıyor. Kodun mülkiyetini elinde bulunduranlar, algoritmik karar alma süreçlerini kontrol ederek emek üzerinde yeni bir tahakküm biçimi kuruyorlar. Bu, klasik anlamda üretim bandındaki işçiden çok, veri sağlayan kullanıcı, müşteri ya da platform çalışanı üzerinde etkili oluyor.
Sermaye Birikiminin Yeni Biçimi: Algoritmik Kâr Makinesi
YZ, iş süreçlerinin otomasyonunu mümkün kılarak iş gücü maliyetlerini azaltıyor. Ancak mesele yalnızca üretkenliği artırmak değil; YZ, aynı zamanda tüketici davranışlarını tahmin eden, piyasa risklerini optimize eden, işten çıkarma kararlarını hızlandıran ve finansal sistemlerde alım-satımı algoritmalara devreden bir kar maksimizasyon aracına dönüşüyor. David Harvey’in deyimiyle sermaye, kendi birikim döngüsünü sürdürebilmek için yeni kâr alanları yaratmak zorundadır. YZ burada, hem iş gücünü yeniden şekillendiren hem de tüketim örüntülerini yönlendiren bir “meta olarak kod” biçiminde işler. Yapay zekâ yazılımları, artık sermayenin yeni yatırım nesneleri ve kâr araçlarıdır.
Uber, Amazon, TikTok, Glovo gibi platformlar, algoritmalarla yönetilen bir iş gücü modelinin prototipini oluşturuyor. Burada emek süreci, “görünmez” ve “parçalı” hale geliyor: Çalışanlar bağımsız gibi görünseler de, sürekli olarak algoritmalar tarafından ölçülüyor, değerlendiriliyor ve yönlendiriliyorlar. Yani yapay zekâ ile birlikte dijital emek, gözetimin, hızın ve esnekliğin kıskacında yeniden tanımlanıyor. Geriye dönüp baktığımızda, Braverman’ın “emeğin niteliksizleştirilmesi” tezi bu kez kod tarafından yeniden üretiliyor.
Yapay Zekâ Etrafında Şekillenen Yeni Sınıfsal Gerilimler
YZ’nin getirdiği eşitsizlikler, yalnızca istihdamın kaybı ile sınırlı değil. Kodun yazıldığı yer ile uygulandığı yer arasında derin bir eşitsizlik oluşuyor. Kod aristokrasisi, yüksek ücretli mühendisler ve veri bilimcilerden oluşurken, kodlayıcılar, içerik denetçileri, veri etiketleyiciler ve çağrı merkezi çalışanları gibi görünmez işçilerden meydana geliyor. Buna ek olarak, büyük dil modelleri için veri sağlayan kullanıcılar da ücretsiz bir emek biçimini temsil ediyor. Bu veri, şirketler tarafından işlenerek kâra dönüştürülüyor. Böylece bireyin dijital izi, farkında olmadan sermaye birikiminin bir kaynağına dönüşüyor.
Devletler, yapay zekânın düzenlenmesi konusunda derin bir ikilemle karşı karşıya kalmaktadır. Bir yandan, dijital teknolojilerde küresel rekabet gücünü artırmak, uluslararası sermayeyi çekmek ve yenilikçiliği teşvik etmek amacıyla YZ yatırımlarını desteklemeye çalışmaktadırlar. Bu çaba, özellikle Silikon Vadisi gibi teknoloji merkezlerinin oluşturduğu ekonomik çekim alanı göz önüne alındığında, kaçınılmaz bir stratejik yönelim gibi görünmektedir. Ancak diğer yandan, bu teknolojilerin etik kullanımı, bireysel veri mahremiyetinin korunması, algoritmik ayrımcılığın önlenmesi, istihdam güvencesi ve dijital eşitsizliklerin azaltılması gibi toplumsal sorumluluklar devletlerin önünde ertelenemez bir sorun olarak durmaktadır.
Avrupa Birliği’nin 2024’te yürürlüğe giren AI Act düzenlemesi, bu ikilemin kurumsal bir ifadesidir. AB, YZ teknolojilerini “risk temelli” bir çerçevede sınıflandırarak hem yenilikçiliğe alan açmak hem de vatandaş haklarını güvence altına almak istemektedir. Ancak bu çaba, özellikle küresel Kuzey’de sınırlı bir normatif düzenleme etkisi yaratmakta, küresel Güney ülkelerinde ise yapay zekâ düzenlemeleri ya eksik kalmakta ya da doğrudan sermayenin talepleri doğrultusunda esnekleştirilmektedir. Bu durum, veri kaynaklarının ucuz emekle toplandığı, algoritmaların ise merkez ülkelerde üretildiği yeni bir dijital sömürgeleşme biçimini ortaya çıkarmaktadır. Bilginin, altyapının ve kodun merkezileştiği bu yeni düzende, dijital eşitsizlikler sadece teknolojik değil; aynı zamanda politik ve ekonomik bir hiyerarşinin yeniden üretimidir. Bu bağlamda, yapay zekâ sadece teknolojik bir sıçrama değil; aynı zamanda politik bir mücadele alanıdır. Buradaki temel sorular şunlardır: Kod kimin mülkiyetindedir? Hangi amaçla, kim adına ve kimin zararına kullanılmaktadır? YZ sistemlerinin kontrolü, sadece teknik uzmanların veya özel şirketlerin inisiyatifine bırakılamaz. Aksine, kodun üretimi ve kullanımı, kamusal denetim, katılımcı tasarım ve sosyal sorumluluk ilkeleri çerçevesinde ele alınmalıdır.
Kodun demokratikleştirilmesi, yani algoritmaların şeffaf ve kamusal olarak denetlenebilir hale getirilmesi, bu mücadelenin temel ayaklarından biridir. Ayrıca etik YZ tasarımlarının teşvik edilmesi, açık kaynak yazılım topluluklarının desteklenmesi ve dijital emekçilerin haklarının tanınması gerekiyor. Ancak bu süreç, aynı zamanda ciddi sorunları da beraberinde getirmektedir: Teknolojiye erişim adaletsizliği, dijital altyapıların özel tekellerde yoğunlaşması, algoritmik karar verme mekanizmalarının öngörülemezliği ve dijital emek sömürüsünün görünmezleşmesi gibi. Sonuç olarak, geleceğin daha adil bir dijital toplumunun inşası, yalnızca teknolojik inovasyonlarla değil; aynı zamanda politik irade, küresel işbirliği ve toplumsal taleplerin güçlü biçimde örgütlenmesiyle mümkündür. Yapay zekânın hangi değerler üzerine kurulu olacağı, bugünün politik ekonomi mücadelelerinin sonucuna bağlıdır.