Bir kuruluş kendini nasıl meşru kılar? Sahip olduğu sermaye ile mi? Yıllara dayanan deneyimiyle mi? Elde ettiği ödüller, başarı hikâyeleri ya da pazar payı ile mi? Elbette tüm bunlar önemli göstergeler. Ancak organizasyon teorisinin derinliklerine indiğimizde, meşruiyet in en güçlü kaynaklarından birinin çok daha sessiz, ama çok daha derin bir unsur olduğunu görürüz: Geçmiş.
Kuruluşlar tarihleriyle konuşur, geçmişlerini bir güven simgesi olarak öne sürer. “1948’den beri…”, “Bir asırlık mirasla…”, “Kurulduğu günden bu yana…” gibi ifadeler yalnızca nostaljik birer vurgu değil, toplumsal kabulün, istikrarın ve sürekliliğin kanıtı olarak kullanılıyor. Çünkü geçmiş yalnızca geride kalan bir zaman dilimi değil, bir meşruiyet kurgusudur; markanın kimliğini inşa eder, aidiyet duygusu yaratır ve geleceğe dair güven telkin eder. Bu yüzden birçok kurum geçmişini parlatır, gerekirse mitler yaratır; çünkü tarih, sadece geçmişi değil, bugünü ve yarını da anlamlandırmanın aracı olarak düşünülüyor. Peki ama ya bu tarih yoksa? Ya bir kuruluş, köklü bir mirasa, uzun bir sektörel geçmişe ya da kurumsal hafızaya sahip değilse? İşte Jeremy Aroles, Yin Liang ve William Foster’ın Haziran 2025’te yayımlanan çarpıcı çalışması tam da bu sorunun peşinden gidiyor:
Tarihsel derinliği olmayan kuruluşlar, meşruiyetlerini nasıl kurar? Geçmişsizliğin içinden nasıl bir gelecek tasavvuru inşa ederler?
Bu soru sadece akademik bir merak değil, dijital çağda hızla çoğalan start-up’lardan esnek organizasyon yapılarına, yeni nesil iş modellerinden alternatif ekonomi aktörlerine kadar pek çok yapı için yaşamsal önemde. Çünkü günümüzde birçok kurum, gelenekle değil, gelecekle konuşmayı baz alıyor. Aroles ve arkadaşları da bu yeni meşruiyet arayışının haritasını çıkarmaya çalışıyor: Tarih yaratmadan tarihsel görünmek mümkün mü? Yazarlar bu sorunun izini, geleneksel ofis anlayışına alternatif olarak ortaya çıkan ve hâlâ oldukça yeni bir sektör olan coworking (ortak çalışma alanları) üzerinden sürüyor. Tarihsel bir derinliği olmayan bu yeni alan, meşruiyetini nereden alıyor? Kendisini nasıl konumlandırıyor ve daha da önemlisi, geleceği nasıl inşa ediyor? Araştırma, New York, Londra, Paris ve Şanghay gibi dört küresel şehirdeki coworking yöneticileriyle yapılan görüşmelere dayanıyor. Bulgular ise yalnızca bu sektöre değil, genel olarak geçmişsizliğin içinden anlam ve meşruiyet üretmeye çalışan tüm oluşumlara ışık tutuyor.
Coworking sektörünün tarihsel bir kökeni, kurumsallaşmış geçmişi ya da endüstriyel bir hafızası bulunmuyor. Tam da bu nedenle, bu yeni oluşumlar meşruiyetlerini kurarken geçmişle nasıl ilişki kuracaklarını stratejik biçimde kurgulamak zorunda kalıyorlar. Aroles, Liang ve Foster, bu süreci beş temel “zaman anlatısı” (temporal narrative) çerçevesinde çözümlüyor: Tarihselleştirme (Historicizing), Ayırma (Detaching), Paranteze Alma (Bracketing), Demirleme (Anchoring), ve Yansıtma (Projecting). Her biri, geçmişe ve geleceğe farklı bir yönelim sunuyor; her biri kendi içinde bir meşruiyet stratejisi barındırıyor.
İlk anlatı biçimi olan tarihselleştirme (historicizing), coworking alanlarının geçmişle bağ kurma çabası. Her ne kadar coworking kavramı modern bir olgu gibi görünse de, bazı işletmeler bu yapıları geçmişteki lonca sistemleri, sanatçı atölyeleri ya da Paris’in eski entelektüel kafeleriyle ilişkilendirerek tarihsel bir süreklilik yaratmaya çalışmaktadır. Örneğin Londra’daki bir coworking firması, kendi mekânını “çağdaş bir zanaatkârlar atölyesi” olarak konumlandırmakta; böylece mekânda çalışan yazılımcılar, tasarımcılar ya da girişimcileri bir “yaratıcı üretim geleneği”nin modern temsilcileri olarak sunmaktadır. Bu tür anlatılar, geçmişi sahiplenerek bugüne kültürel bir derinlik ve köklülük kazandırmayı amaçlıyor.
İkinci anlatı olan ayırma (detaching) ise bunun tam tersine, geçmişten bilinçli bir kopuşu ifade eder. Bu strateji özellikle klasik kurumsal ofis modellerine karşı bir duruş olarak öne çıkar. “Biz gelenekten gelmiyoruz, geleceği inşa ediyoruz” söylemiyle özetlenebilecek bu anlatı, coworking mekânlarını hiyerarşik, tek tip masa düzenli, bireyselleşmiş iş yapılarının antitezi olarak sunar. New York’ta faaliyet gösteren bir coworking zinciri, web sitesinde “geleceğin çalışması, geçmişin zincirlerinden kurtulmayı gerektirir” ifadesine yer vererek bu anlatıyı doğrudan pazarlama stratejisine dönüştürmektedir. Bu örnekte meşruiyet, radikal bir yenilik ve kopuş iddiasıyla kuruluyor.
Paranteze alma (bracketing) anlatısı ise geçmişi tamamen dışlamaz; ancak onu belirleyici bir unsur olmaktan çıkarır. Bu yaklaşımda coworking işletmeleri, tarihsel bağları kabul eder fakat bunları merkezî bir konuma yerleştirmez. Geçmişten ne tamamen kopulur ne de ona sıkı sıkıya bağlanılır. Örneğin Şanghay’daki bir coworking firması, mekân tasarımında geleneksel Çin mimarisine gönderme yapan detaylara yer verirken, tanıtım dilinde bu geçmişle neredeyse hiç ilişki kurmaz. Bu strateji, geçmişin estetik ya da simgesel öğelerini ödünç alarak bugünün vizyonuna eklemlenmesine izin verir ama onu kurucu bir unsur haline getirmez.
Demirleme (anchoring) ise modern değerleri geçmişin yerine geçebilecek türden referanslara dönüştürme çabasıdır. Özellikle “inovasyon”, “esneklik”, “teknoloji” gibi kavramlar, bu anlatının merkezindedir. Coworking alanları, kendilerini bu çağdaş değerlerle özdeşleştirerek tarihsel kökler yerine ideolojik bir zemin inşa ederler. Örneğin Berlin’deki bir coworking ağı, kurumsal kültürünün merkezine “start-up ruhu”nu ve “teknolojik ilerlemeyi” yerleştirmekte; bu değerleri bir tür yeni-çağ kurumu gibi meşrulaştırmaktadır. Bu tür anlatılarda geçmişe dönük bir ihtiyaç değil, çağdaş dünyanın değişen normlarına uyum ön plandadır.
Son olarak, yansıtma (projecting) anlatısı, geçmişle değil, doğrudan gelecekle kurulan bir meşruiyet stratejisidir. Bu stratejiye göre, bir kuruluşun bugünkü değerini belirleyen şey geçmişten gelen miras değil, geleceğe dair sunduğu vizyondur. Coworking alanları, kendilerini “çalışmanın geleceği” olarak konumlandırarak bugünkü varlıklarını, yarının olasılıkları üzerinden temellendirir. Paris’teki bir coworking merkezi örneğin, kendi faaliyetlerini “gelecekteki şehir yaşamının prova sahnesi” olarak tanımlar. Burada meşruiyet, öncülük iddiası ve yenilikçi gelecek tahayyülüyle kurulur.
Bu beş anlatı, çoğu zaman bir arada ve harmanlanarak kullanılıyor. Kuruluşlar bir yandan geçmişten izler alıp tanıdıklık yaratıyor, diğer yandan farklılık ve yenilik iddialarını sürdürüyor. Aroles ve arkadaşları, bu anlatıların iki temel çerçeve oluşturduğunu savunuyor: Tarihsel anlatı ve gelecek odaklı meşruiyet stratejisi.
Coworking örneği özelinde yapılan bu analiz, aslında daha büyük bir dönüşümün sinyallerini veriyor: Artık meşruiyet, yalnızca geçmişe dayalı değil; aynı zamanda bilinçli olarak kurgulanmış bir gelecek hikâyesi ile kuruluyor.
Kuruluşların Geçmişi Olmasa da Gelecekleri Olabilir mi?
Bu sorunun cevabı bu çalışmada net biçimde veriliyor: Evet, olabilir.
Ama bu gelecek; güçlü bir anlatı, dikkatli bir strateji ve sembolik bağlarla desteklenmiş bir ikna çabası gerektiriyor. Kuruluşlar artık “kaç yıldır bu sektördeyiz” sorusuna değil, “nasıl bir yarın kuruyoruz” sorusuna verdikleri yanıtla meşru hale geliyor.
Kökleriniz olmasa da vizyonunuz varsa, filizlenme ihtimaliniz hep var.
Not: Bu yazı, “Legitimacy Without a Past: Two Complementary Historical and Legitimizing Frames” başlıklı akademik çalışmadan esinlenerek kaleme alınmıştır (Jeremy Aroles, Yin Liang, William Foster, 2025).
Ayrıca ilginizi çekebilir: