Ekonomik kalkınmanın yalnızca piyasa reformlarıyla mümkün olduğu düşüncesi, uzun yıllar boyunca gelişmekte olan ülkelere yön veren politikaların merkezinde yer aldı. Ancak Ha-Joon Chang’in “Understanding the relationship between institutions and economic development: Some key theoretical issues” adlı çalışmasında dikkat çektiği gibi, bu yaklaşımın ciddi bir eksikliği vardı: kurumların rolünü ya tamamen görmezden gelmek ya da onları basit yapılar gibi ele almak.
Bugün iş dünyası, kurumsal reform, yatırım ortamı, mülkiyet hakları ve piyasa güvenliği gibi kavramları neredeyse refleks hâlinde kullanıyor. Ancak bu kavramların arkasında yatan teorik tartışmaların ne kadar farkındayız? Ha-Joon Chang’in çalışması, bu konuda iş dünyasına da eleştirel bir ayna tutuyor: Sadece ‘iyi kurumlar’ olsun demek yetmiyor — önemli olan, hangi kurum ne işe yarıyor ve bağlama uygun mu?
Gelişmekte olan ülkelerde iş dünyasının sıklıkla talep ettiği şey, “istikrarlı kurumlar”dır. Yatırım güvenliği, hukuk devleti, düşük vergiler, etkin rekabet… Ancak Chang uyarıyor: Bu kurumların ithal edilme biçimi genellikle yüzeysel ve biçim odaklıdır. Örneğin “bağımsız merkez bankası” veya “özelleştirilmiş kamu teşebbüsü” formu, işlevsel olarak her ülkede aynı sonucu doğurmaz. Çünkü kurumun başarısı, sadece yasal yapısına değil, onu destekleyen kültürel normlara ve tamamlayıcı kurumlara da bağlıdır. İş dünyası açısından bu şu anlama geliyor: Yasal çerçeveye bakarak yatırım kararı vermek yanıltıcı olabilir. Bir ülkede rekabet kurumu varsa ama siyasi etkiden bağımsız çalışmıyorsa; ya da ticaret mahkemeleri kurulmuş ama kararlar yıllarca sonuçlanmıyorsa, form ile işlev arasındaki uçurum derinleşir.
Özellikle çok uluslu firmalar için en önemli kriterlerden biri, “mülkiyet hakkı güvenliği”dir. Ancak Chang, bu kavramın da basitleştirilerek yorumlandığını vurguluyor. Mülkiyet hakkı bir yasalar bütünü değil, aynı zamanda sosyal bir sözleşmedir. Ve her zaman daha fazla koruma daha fazla kalkınma anlamına gelmez. Aşırı koruma; inovasyonu bastırabilir, rekabeti engelleyebilir, toplumsal tepkileri artırabilir. Korumacılıktan çok esneklik, kapalılıktan çok kapsayıcılık ekonomik dinamizmi güçlendirir. Örneğin Almanya gibi ülkelerde “çalışan temsiliyetine açık kurumsal yönetim modelleri” ile şirketler hem daha sürdürülebilir hem de toplumsal açıdan daha kabul edilebilir yapılar oluşturuyor.
Chang’in belki de iş dünyasına en güçlü mesajı şurada gizli: Kurumsal değişim, yalnızca devlet eliyle değil, iş dünyasının da aktif katılımıyla gerçekleşmelidir. Japonya’da Meiji döneminde olduğu gibi, kurumların ithali tek başına yeterli değildir. O kurumların işlemesi için yerel adaptasyon, iş dünyasının kurumsal kültürü ve uygulama düzeyindeki sahiplenmesi gerekir. Bu noktada şirketlerin yapması gereken sadece “uyum sağlamak” değil; kendi işleyişini dönüştürerek kurumsal gelişime katkı sunmak olmalıdır. Örneğin; etik denetim mekanizmaları, şeffaflık uygulamaları, tedarik zinciri sürdürülebilirliği gibi alanlar artık şirketin sadece itibarını değil, kurumsal çevresini de şekillendiriyor. Küresel iş dünyasında başarı, yalnızca hukuki güvenlik veya yatırım teşvikleriyle gelmiyor. Kurumsal çevrenin çeşitliliği, esnekliği ve yerel gerçekliğe ne kadar uygun olduğu belirleyici oluyor. Chang’in çalışması bize şunu hatırlatıyor: “Kurumsal modernlik” ile “kurumsal işlevsellik” aynı şey değildir.
İş dünyası artık yalnızca “formlara” değil, “işlevlere” ve “uygulamalara” da bakmalı. Kurumları sadece dışsal bir çerçeve değil, rekabet avantajını belirleyen içsel bir faktör olarak görmeli. Ve belki de en önemlisi, artık sadece şikâyet eden değil, kurumsal çözümün parçası olan bir iş dünyası modeli inşa etmeli.
Çalışmaya ulaşmak isteyenler için kaynak: Chang, Ha-Joon (2006) : Understanding the relationship between institutions and economic development: Some key theoretical issues, WIDER Discussion Paper, No. 2006/05, ISBN 9291908452, The United Nations University World Institute for Development Economics Research (UNU-WIDER), Helsinki
Ayrıca ilginizi çekebilir: