H. Necdet İşli gibi bir arşiv ustasının yaşamı boyunca biriktirdiği belge, fotoğraf ve bilgi mirası, sadece bireysel bir çaba değil; kolektif hafızaya hizmet eden bir kültür koruma eylemi. O, mezar taşlarının sessizliğinde bir tarih, sembollerde bir medeniyet okuyan nadir insanlardan birisi. Cerrahpaşa’nın tarih kokan sokaklarında doğan, İstanbul’un mezarlıklarında, türbelerinde, unutulmuş çeşmelerinde yürürken şehre hem tanık hem tercüman olan bir bellek. Kimi zaman bir yeniçeri serpuşunun izini sürdü, kimi zaman Eyüp Sultan’da kaybolmuş bir mezar taşının gölgesinde geçmişin izlerini aradı. Onun için arşiv tutmak, sadece belgeleri saklamak değil; geçmişin sesini geleceğe ulaştırmak, unutulmasın diye hatırlamak, kaybolmasın diye kaydetmektir.
Yönetimde İnsan’ın kültür-sanat serisi konuğu olarak bu kez sözü tarihçi yazar H. Necdet İşli’ye bırakıyoruz. Bu söyleşi, yalnızca İstanbul’un taşlara yazılmış tarihini değil, bir ömrün adanmışlığını ve görünmeyen emeğini, sessizce ördüğü kültürel mirası anlamaya bir davet niteliğinde.
İstanbul’un artık susmaya yüz tutmuş sokaklarından, Cerrahpaşa’nın ahşap evlerle çevrili, çınar gölgeli mahallelerinden başlayan bir yolculuk bu… Necdet İşli’nin hikâyesi yalnızca taşlara kazınmış yazıları okumayı öğrenmenin değil; unutulanı hatırlama, kaybolanı kayıt altına alma ve geçmişle bugünü birbirine bağlayan sessiz bir hafıza işçiliğinin öyküsü.
O, 1951 baharında Cerrahpaşa Seyit Yakuphan Sokak’ta, bir ahşap evin içinde dünyaya geldi. Ailenin muhafazakâr duruşu gereği hastane yerine ev tercih edilmişti. Bu ilk tercih bile sanki kaderine dair bir şeyler fısıldıyordu: Gelenekten kopmadan büyüyecek, modernliğin gölgesinde ama geçmişin izlerini sürerek yürümeyi seçecekti. Çocukluğu, Osmanlı’dan kalan kokuların hâlâ evlerin duvarlarında, taşların yüzeyinde, insanların bakışlarında yaşadığı bir İstanbul’da geçti. Cerrahpaşa, o yıllarda şehrin hem içinde hem dışında gibiydi. Ne tam merkezde, ne de kenarda. Herkesin birbirine benzediği değil, birbirini tanıdığı bir düzen vardı. Komşuluk yalnızca selamlaşmak değil; dertleşmek, göz kulak olmak, birlikte yaşlanmaktı.
Kendi ifadesiyle; ” Cerrahpaşa Seyit Yakuphan Sokak, Bulgur Palas’tan Cerrahpaşa Camii ‘nin arasında denize paralel olan bir sokaktır. İki sıralı ve iki veya üç katlı ahşap evlerden müteşekkil, hiç bozulmamış bir sokak idi o tarihlerde. Dolayısıyla o tarihlerde zannediyorum 20 tane ev var fakat bu 20 evin bir özelliği var. Hep önemli şahsiyetler, oturaklı İstanbul aileleri, aile hayatını düzgün ikame eden tipler. Adeta o 20 ev birbirine akraba gibiydi. Dertler bilinirdi, birbirlerine gidilir gelinirdi. Dolayısıyla çok da büyük bir disiplin vardı. 1951 ile 1961 arasındaki Cerrahpaşa ‘yı anlatmak mümkün değil. Tam Osmanlı kokan, bozulmamış, dehşetli, çok zenginliği de vardı, orta ailesi de vardı ama pek fakiri yoktu. Cerrahpaşa muhteşemdi. Tenha ve tutulan cazip bir semtti. Emekli eski paşa torunlarının falan oturduğu, 6 -7 tane çok meşhur konağın bulunduğu bir semt. Özellikle Cerrahpaşa Camii ‘nin karşısındaki Nurettin Cerrahi ‘nin doğduğu iddia edilen Sunullah Efendi konağından bahsedebilirim. Böyle konaklar vardı yani, çok büyük eserler. Bunlar yakın tarihte yok edildi. Dolayısıyla o eski Osmanlı’dan müdevver olan dokuyu ve içindeki yaşamını, insanlarını bire bir görmek, yaşamak, onlarla haşır neşir olmak fırsatını buldum. “
Mahallenin çocukları arasında büyürken, o çok erken yaşta fark etti bazı taşların herkesten farklı bir dil konuştuğunu. Okul yolu, oyun alanı, ibadet yeri derken, Cerrahpaşa Camii’nin bahçesi onun için bir geçiş mekânından fazlasına dönüştü. Mezar taşları arasında yürürken, zamanla görmeye başladı: Ezilmiş harfler, kopmuş başlıklar, yosun tutmuş mermerler… Bu sessiz çığlıkları bir tek o duyuyordu sanki. İçindeki ses onu fotoğraf makinesine götürdü. Daha on dört yaşındayken, kimsenin ona “görevin” demediği bir sorumluluğu kendiliğinden üstlendi. Mezar taşlarını kaydetmek, yok olana tanıklık etmek, tarih susmadan önce onun sesini belgelemekti niyeti. Çünkü onun için arşivcilik, çekmecelere konan belgelerden ibaret değildi. Bir varoluş biçimiydi.
İşli’nin kendi ifadeleriyle; “Cerrahpaşa Camii ‘nin bugün mezarlığı hala mevcut. Üç parça halinde büyük bir mezarlık ve Cerrah Mehmet Paşa ‘nın Yeniçeri Ağalığı ‘na uygun türbesi vardı. Yani özelliği şu, biz Aksaray ‘a gittiğimiz için, yolumuz hep Aksaray, bizim sokaktan Aksaray ‘a inmek için Cerrahpaşa Camii ‘nin bir kapısından girer, avlusundan geçer, diğer kapısından caddeye çıkardık, dönüş de aynı yoldan olurdu. Dolayısıyla her gün en az üç kere veya dört kere biz Cerrahpaşa Camii ‘nin bahçesinden geçerdik. Boş zamanlarımızda arsa marsa niyetine top oynamaya falan da oraya giderdik. Bazı ihtiyarlar da öğle sıcağında oraya giderlerdi. Caminin bahçesinde çınar ağacı vardı, çınar ağacının gölgesine giderlerdi. Çayını öğlen getirip de beraber çay içenler de olurdu, evde bunalıp. Dolayısıyla Cerrahpaşa Camii ‘nin bahçesindeki günbegün ezilen, kırılan, düşen, eksilen mezar taşlarını yaklaşık 1964 -65’te falan görmeye başladım. bir tek fotoğraf makinesiyle de kendi kendime daha o 14 yaşımda, 15 yaşımda mezar taşı resmi çekerekten avunmak veyahut da bir işlem yapmak, kendime bir vazife edinmek yolunu seçtim. Cerrahpaşa Camii ‘nin mezarlığı bana ilk mezar taşları merakımın nüvesi oldu.”
Hayri Necdet İşli, taşların diliyle konuşmayı öğrenirken, aslında unutulmuşla kendi arasında bir köprü kuruyordu. Bu köprüde ne gösterişli törenler, ne yüksek unvanlar vardı. Sade bir yürüyüş, sabırlı bir bakış, derin bir saygı… Onun yolculuğu, görünmeyeni görünür kılma arzusuyla örüldü. Her fotoğraf karesi, her arşiv notu, her mezar taşı kaydı; hem geçmişe tutulmuş bir ışık, hem geleceğe bırakılmış bir izdi. Birçokları için İstanbul sadece kalabalık ve karmaşaydı belki. Ama onun için bu şehir, mezarlıklarında saklanan bir hafızaydı. Bir cami avlusunda top oynarken başlayan bu içsel yolculuk, zamanla taşlara eğilen, sembolleri okuyan, mezar kitabelerine kulak veren bir adanmışlığa dönüştü. Bugün hâlâ o sokaklardan geriye çok az şey kaldı. Ahşap evler yerini betonlara, çınar gölgeleri otoparklara bıraktı. Ama Necdet İşli’nin arşivinde o dünya hâlâ yaşıyor.
Bu sessiz adanmışlık, zamanla sadece mezar taşlarıyla sınırlı kalmadı. Yol, onu İstanbul’un kültürel hafızasına gönül vermiş başka isimlerle de buluşturdu. Kimi onu tanıştırdı, kimi yönlendirdi, kimi dönüştürdü. Her biri, onun belleğinde bir başka tarihi mezar taşları gibi yerine oturdu. Bir araya geldiklerinde, İstanbul’un unutulmuş hatıralarını taşıyan görünmez bir zincirin halkaları gibi birbirine eklendiler: Fazıl Ayanoğlu, Şinasi Akbatu ve Süheyl Ünver… Hayri Necdet İşli için bu üç isim, yalnızca yol arkadaşlığı yaptığı ustalar değil, aynı zamanda zihnini ve hafızasını şekillendiren aynalardı.
İlk karşılaşma, kitap raflarının arasında gerçekleşti. 1968’de girdiği Babıali’deki İnsel Kitabevi’nde başladığı serüven, onu Enderun Kitabevi’ne; oradan da İstanbul’un ilimle örülmüş başka koridorlarına taşıdı.
İşli; “Cerrahpaşa’daki o tarihi atmosfer beni kitapçılık falan derken eski eserlere karşı bir merak sahipliği ile hızlandırdı hayatımı. Enderun Kitabevi’ne gelen meşhur insanlar Şevket Eygi, Ertuğrul Düzdağ, Mahir İz hoca gibi tiplerden dolayı ben zaten bir böyle eski eser, Osmanlılık havasına girmiştim. Enderun Kitabevi’ne gelenlerin en meşhurlarından vakıfların kitabeler uzmanı merhum Kemalettin Elker Bey, mezar taşlarıyla da ilgili, Cerrahpaşa mezar taşlarıyla ilgili olan ilgimi ve birikimimi de biliyordu. Bir gün bana Fazıl Ayanoğlu diye birinden bahsederek beni ona götüreceğine, ona yardım edeceğimi, onun beni istediğini söyledi ve böylelikle Fazıl Ayanoğlu ile tanıştık. Muhtemelen 68 sonlarında Kemal Elker Bey beni Fazıl Ayanoğlu ile tanıştırdıktan sonra ben bu seferde tıp tarihi, cuma günleri buluşulan Cerrahpaşa’da bizim evimizden 150 metre ileride Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü’ne, Süheyl Bey ‘e de gidip mezar taşlarıyla ilgili bilgiler, İstanbul ‘la ilgili bilgiler ve benim Fazıl Bey’den veyahut da Kemal Bey’den duyduğum bilgileri sormak yolunda bir tanışıklığım oldu. Tabii Süheyl Bey çarpıcı bir adamdı. Süheyl Bey insanı çarpan bir adamdı. Süheyl Bey herkesi de çarpmazdı. Beğendiği gözüne kestirdiği adamlara da omuz atardı. Bu omuz atma onun kendi tabiriydi. Omuz atma yani bir şekilde konunun içine düşürme demekti. Beni ilk gördüğünden itibaren Süheyl Bey kendiliğinden omuz attı. Zaten el pençe divan, korkudan karşısında hazır ol duruyorduk. Koskoca Süheyl Ünver bu. 69 ‘un Süheyl Ünver’inden bahsediyorum. Daha sonra Şinasi Akbatu ile bir tanışıklığımız oldu. Fazıl Ayanoğlu ‘nun 1975’teki ölümünden sonra gerek benim elimdekiler gerekse Fazıl Bey ‘in vakıflardaki vazifesine benim tayin edilip ondan sonra onun resmi halifesi haline gelip Fazıl Bey ‘in ekibini devralmamdan sonra Süheyl Bey ‘le olan ilişkimiz daha da arttı. Çünkü Süheyl Bey’in Fazıl Bey ‘le arası fevkalade önemli meseleleri olan, çok derine, 1930 ‘lara giden bir ilişkileri vardı Ayanoğlu ‘yla. Ben Süheyl Bey ‘e ne zaman bir resim göstersem kendi çektiğim mezar taşı, Süheyl Bey daha bakar bakmaz bana şunu sorardı: Ondan mı? Bu bana dokunurdu, çok hakaretvari gelirdi. Çünkü ben kendi çektiğim resmi Süheyl Bey ‘e gösteriyorum. Süheyl Bey ‘i daha görür görmez ondan mı? diyor. Yani Fazıl Bey’den mi? Sonraları Şinasi Akbatu ‘yla devam ettik. Şinasi Akbatu ‘yla da çok uzun seneler, en az 30 sene bizzat Karacaahmet başta olmak üzere İstanbul ‘u ve sokakları kitabileri tek tek dolaştık. Buna zaman zaman Kemal Elker ve Bilgin Turnalı da katıldı.” diyor.
Fazıl Ayanoğlu, bilgiyi paylaşmaktan çok saklayan; arşivcilikte sahipleniciliği esas alan bir zihne sahipti. İşli’nin deyimiyle: “Kendi çektiğim mezar taşı fotoğrafını ona gösterdiğimde, ‘Çocuğum ben bunu bir inceleyeyim,’ der, alır, bir daha da geri vermezdi.” Onun gözünde, mezar taşları üzerine söz söyleme hakkı yalnızca kendisine aitti. Tarihi bir taşın resmi başka bir eldeyse, o taş sanki tehdit altındaydı. Bu kıskanç titizlik, bir yandan rahatsız edici olsa da, İşli’ye bu işin ciddiyetini, disiplinini ve emekle yoğrulan boyutunu öğretti.
Şinasi Akbatu. Onun en kıymetli öğretisi, hakkaniyetle yaklaşmaktı. “Arşivcilikte mütekabiliyet esastır,” derdi. Yani bilgi tek taraflı verilmezdi. Bir resim veriyorsan bir resim almalıydın, bir bilgi paylaşıyorsan karşılığında başka bir bilgiyle buluşmalıydın. Aksi hâlde bilgi kurur, hafıza çökerdi. Bu prensip, Necdet İşli’de yol gösterici oldu. Arşivi bir alışveriş değil, bir emanet gibi koruyan bu tutum, yapı taşlarından biri hâline geldi. Akbatu ile yıllar boyunca İstanbul’un her köşesini adımladılar.
Süheyl Ünver… Ünver’i anlamak için yazılarını değil, suskunluğunu da okumak gerekirdi. Necdet İşli: “Müstesna bir görevli. Ben ona İstanbul Evliyası derim. Bu benim ifadem. Katılan olur, olmaz. Süheyl Bey bir İstanbul Evliyası’dır. Halbuki Süheyl Bey Edirne için yaşıyorum diyen bir adamdı. Hakikaten de Edirne onun için dünyanın en kıymetli yeri ama şunu söylemek istiyorum. Bu İstanbul Evliyası lafımı uzun uzun düşünüp ama bunu Süheyl Bey ‘i kendisini birebir tanıyıp, birebir görüp bazı olayları, vakaları yaşamak lazım. İstanbul Evliyası lafını çok iyi düşünüp taşınıp konuşmak lazım.” diyor. Bu cümle, aslında onun için Ünver’in ne olduğunun özetidir. Ünver; bir çizgide yürüyen sadık bir duruşun sahibidir.
Bu üç ustadan biri sahiplenmenin kıskançlığını, biri paylaşmanın dengesini, biri ise susmanın, çizmenin, eserleriyle anlatmanın stratejisini öğretti. Necdet İşli, her birinden aldığı ya da almadığı parçalarla kendi arşiv tutma biçimini ve hatırlama sorumluluğunu inşa etti.
Necdet İşli’nin yolu, zamanla kurumsal sorumluluğa, bir kamusal göreve dönüştü. Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde üstlendiği mezarlıklar ve eski eserler çalışmaları, ona yalnızca bir uzmanlık değil, geçmişin muhafızlığı gibi ağır bir mesuliyet yükledi. Bu, herhangi bir devlet memuriyeti değil; kaybolanın, yıkılanın, unutulanın sesi olmaya aracılık demekti. Aslında bu sorumluluğun kökeni, ondan önce Fazıl Ayanoğlu’na; ondan da daha geriye, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devrolan bir geleneğe uzanıyordu. 1960’lara kadar Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde Mezarlıklar Mütehassıslığı ve bir ekip vardı. Bu birim, sadece kitabe korumakla değil, yok oluşun eşiğindeki taşlara zaman karşısında direnecek bir gelecek sağlamakla görevliydi. O taşlar ki, yalnızca mermer değil; kimliğin, aidiyetin, sessiz bir tarihin izlerini taşıyordu.
1980 askeri müdahalesiyle her şey değişti. Kenan Evren döneminde bu hayati kadro tamamen ortadan kaldırıldı. İşli, o yapının son neferlerinden biriydi. “ Kenan Evren ‘in ihtilalinde bu ekip, onlar bana bağlıydı. Fazıl Bey’den bana geçmişti. Bu ekibi ve bu kadroyu, bu sınıfı yok ettiler. Tamamen sıfırladılar. Vakıflarda bugün böyle bir ekip, böyle bir birim yok. ” derken yalnızca bir yönetsel bağı değil, bir emanetin üzerinde taşıdığı ağırlığı da kasteder. Görev ona, tıpkı bir mühür gibi Ayanoğlu’ndan geçmişti. Oysa İşli için bu yalnızca bir iş değil, bir ahlak biçimiydi. Evini bir arşiv mekânına dönüştürmesi belki de bu yüzdendir. Çünkü bazı görevler devletin kadrosundan çıksa da, kalbin kayıtlarından silinmez. Bu yüzden kendi evinde tuttuğu arşivin en kıymetli parçası, ne yazmalar, ne fermanlar, ne kitaplar… Söz yine ona ait: “Vallahi tek şey, mezar taşı negatiflerim. Mezar taşı resimlerim ve istampajlarım… Özellikle de remizler. Bunlar bulunamayan, bir daha asla elde edilemeyecek şeyler. Kitapları ikinci derece kabul ediyorum. Dünyanın en kıymetli yazması da olsa, kitap bulunur. Her yerde bulunur. Yenisi yazılır. Ama bir mezar taşı kırıldı mı, artık gitmiş demektir.”
Bu sözlerde yalnızca bir arşivcinin titizliği değil, bir hafıza bekçisinin iç yarası duyulur. Onun gözünde kitap, ne kadar değerli olursa olsun çoğaltılabilir; yeniden basılabilir. Ama bir mezar taşı kırıldığında, sadece mermer değil, o taşla birlikte bir dönemin dili, sembolü, kimliği de parçalanır. O taş, üzerinde adı yazan kişiden çok daha fazlasıdır. Bir kültürün estetik anlayışı, inanç biçimi, toplumsal dili o taşın yüzeyine kazınmıştır. Ve o taş gittiğinde, o dünya da sessizce yok olur. İşli’nin istampajları ve negatifleri bu yüzden kıymetlidir. Onlar sadece belge değil; zamanın ömrünü uzatma çabasıdır. Her biri yok olan bir mezar taşının son hatırası, artık olmayanın sessiz bir izdüşümüdür. Tozlu kutularda saklanan o ince kâğıtlar, o siyah beyaz negatifler, aslında bir toplumun hafızasının kalp atışlarıdır.
İşli için belge, bir raf nesnesi değil; zamanın parmak izidir. Onun için arşiv, camlı dolaplarda tozlanan klasörler değil; hafızanın sesi kesilmesin diye sürdürülen bir emektir. Her çektiği fotoğraf bir vedaydı, her istampaj bir ağıt. Belki bu yüzden o, arşivine bakarken bir gururdan çok bir mahzunluk duyar. Çünkü orada sakladıkları, dışarıda kaybolanların gölgesidir. Bugün birçok kişi kitaplıklarını büyütmekle övünürken, Necdet İşli kendi arşivini bir tür yas alanı gibi yaşar. Taşların suskunluğu, onun evinin içinde hâlâ konuşur. Çünkü bazı belgeler okunmak için değil; kaybolmasınlar diye, sessizce yaşasınlar diye saklanıyor.
Bugüne dek belgelediği, fotoğrafladığı ama sonra artık yerinde bulamadığı birçok mezar taşı var. Ama içlerinden biri, adeta kalbinde hâlâ sızlayan bir kırık gibi duruyor: Ayvansaraylı Hüseyin Efendi’nin babasının taşı. “Hadikatü’l-Cevâmi” müellifi Hüseyin Efendi’nin babası… Bir yeniçeri. Onun mezar taşı artık yok. Ama resmi var. O taşın kaybolduğunu fark ettiğinde yaşadığı üzüntüyü tarif ederken kelimeler yetmiyor. “Çok büyük üzüntü,” diyor sadece. Ardından tekrar ediyor: “Çok büyük üzüntü… ve çok var…” O taşı sadece görmekle kalmamış, Turing Kurumu’nun bastığı üç ciltlik “Osmanlı Devri İstanbul Camileri” kitabının ön sözünde fotoğrafıyla birlikte yayımlamıştı. Elinden geleni yapmıştı yani. Ama bazen belgelemek bile bir şeyi yaşatmaya yetmez. Onları bir daha yerine koymak mümkün değildir.
İşli’nin iç dünyasında bu tür kayıplar, bir mimarî kayıptan öte, bir kültürel hafıza kıyameti gibidir. Her biri, tarihin üstüne kapanmış bir kapı, bir daha açılmayacak bir hatıra demektir. Çünkü bu taşlar, yalnızca mermer bloklar değil; bir ömrün, bir kimliğin, bir toplumun kendi kendine söylediği son sözlerdir. Bu kayıplar karşısında insanın eli kolu bağlanır. Sadece bir şey yapılmadığı için değil; bazen ne yaparsanız yapın, zamanın hoyratlığı karşısında bir şey değişmeyeceği için. Bu çaresizlik içinde, insanın bilincine kapı araladığı cümle ise mezar taşlarında gördüğümüz şu sade gerçek: “Hüvel Baki kaidesidir.” Necdet İşli, bu sözün anlamını yalnızca dinî bir temenni olarak değil; bir arşivcinin, bir hafıza bekçisinin iç sesi olarak okur. “Hakikaten, Cenab-ı Hak Baki kalacak; her şey yok olacak.” der ve ardından susar. Çünkü bazı cümleler yalnızca söylenmek için değil, yaşanmak içindir.
Bir ömrün taşlara, kâğıtlara, fotoğraflara sinmiş izlerini saklamak başka bir şeydir; onları bir gün emanet edecek doğru yeri aramak bambaşka bir yük. Necdet İşli, yıllardır arşivini yalnızca biriktirmekle değil, geleceğini düşünmekle de yoğuruyor. Bu kaygı, yalnızca fiziksel malzemenin akıbeti değil; bir hafızanın bütünlüğü, bir emeğin onuru, bir ömrün karşılıksız kalmaması meselesi… “Çok var,” diyor açıkça. “Kaygım var.” Çünkü bu arşiv, 1968’den bu yana bir ömürlük emeğin, ay ay, yıl yıl biriktirilmiş kırılgan tanıklarının toplamı. Kimi tek tek toplanmış, kimi başkalarından devralınmış. Örneğin, Şinasi Akbatu’nun pek çok belgesi, fişleri, notları hâlâ onun elinde. Hâlâ taranmamış, henüz kimsenin göremediği, dokunamadığı bir bilgi denizi. Yüzde onluk bir kısmı yayımlanmış olsa da, geri kalanı hâlâ zamanın içinde usulca duran, ama geleceğe seslenmeyi bekleyen bir miras. Bu mirasın en çok korkulan akıbeti ise: dağılmak, parçalanmak, müzayede salonlarında maddeye dönüşmek. “Bu arşiv parçalanmamalı,” diyor İşli. “Müzayedelere çıkarılmamalı.” Onun gözünde, bu arşivin geleceği, hakkıyla ilim yapmak isteyenlerin elinde, bütüncül biçimde korunmalıdır. “Devlet bir kurum olarak satın almalı,” derken ; bir emeğin, bir hayatın, bir kültürel sorumluluğun tanınmasından, kabul edilmesinden söz ediyor. “Bedava olacak hali yok,” dediğinde, arkasında yatan duygu çok açıktır: Bu ömür, yok sayılmayı değil, anlaşılmayı hak ediyor.
Sadece belgelerin korunması değil mesele. Asıl olan, belgelerin neyi söylediği kadar, neyi söylemediğini de anlayabilmekte. “Resmî tarih–gayri resmî tarih” ayrımı onun için kuru bir kavramsallaştırma değil, yıllar boyunca karşısına çıkan vesikaların içinde doğrudan yüzleştiği bir gerçeklik. Bazı belgeler, resmî tarihin yazmak istemediği o suskun satır aralarını bir bir ortaya koyuyor. Yasaklanmış kelimeler, üstü örtülmüş olaylar, gizlenmiş ilişkiler… Çünkü tarih yalnızca yazılan değil, susturulan da. “Maalesef öyle vesikalar çıkıyor ki, kapatılan, üstü örtülen noktaları çok açık ediyor,” diyor. Bu yüzden ne belgeler beklemededir kim bilir kaç arşivde. Doğru vakti bekleyen bir ses gibi, arşivin içinde kendi zamanını kolluyorlar. Belki de bu yüzden, İşli’nin en büyük arzusu, arşivinin bütün hâlinde, namusuyla, emekle oluşturulmuş yapısıyla, bir bilim yuvasının çatısı altına girmesi. Çünkü bazı arşivler yalnızca bilgi taşımaz; aynı zamanda bir duruş, bir çağın vicdanı olarak var olur.
Necdet İşli için bu şehir, artık yalnızca gördüklerinden değil, göremediklerinden de ibarettir. Çünkü onun gözünde İstanbul’un gerçek değerini, artık izi dahi kalmamış olanlar belirler. “En kıymetlisi” demek zordur elbette. Ama bazı mekânlar var ki yoklukları sadece mimarî değil, ruhsal bir boşluk bırakır. Vezneciler’deki Derûnî Mehmed Efendi Külliyesi onlardan biri. “Yok edildi” diyor. Aksaray’daki Şah Sultan Manzumesi de öyle. Mimar Sinan’a Yavuz Sultan Selim’in kızı tarafından yaptırılan bu yapı, artık sadece belgelerde yaşıyor. Bleherne Sarayı… Bizans’ın son dönem saraylarından biri. “Hiçbir şey kalmadı,” diyor net bir şekilde. Topkapı Sarayı’nın ahşap bölümü… Eski fotoğraflarda var ama gerçekte artık yok. “Asıl saray orasıydı,” diye ekliyor. Bugün Gülhane’den Sarayburnu’na doğru uzanan o alan, sessiz bir hafızaya dönüşmüş durumda.
Türbeler, Anadolu kültüründe her zaman bir durak, bir içe dönüş yeri olmuştur. Ama Hayri Necdet İşli’ye göre, bugünkü türbe ziyareti pratikleri çoğu zaman bu derinlikten uzaklaşmıştır. Çünkü onun için türbe, ruhla irtibat kurulan bir yer değil; ruhun zaten seni gördüğü, seni izlediği bir alandır. Taşa dokunmakla, taşın etrafında dilek dilemekle kurulan ilişki biçimi, ona göre hakikatin uzağında durur. “Ruh seni taşın üstünden, mezarın içinden değil, hayatiyetin içinden görüyor,” derken; inancı gösteriye, dua mekânını şekilciliğe indirgeyen anlayışa da karşı çıkar.
Eyüp, Karacaahmet, Merkezefendi… Bu isimler İstanbul’un sadece mezarlıkları değil, aynı zamanda ruh atlaslarıdır. “Ben oralarda topyekûn ruhlar âleminin servilerle haşır neşir olup bizleri seyrettiğini hissediyorum,” diyor. Onun için taşlar birer dikit, birer simge. Esas olan ruhun kendisidir.
Bir ömür boyunca taşların peşinden yürümüş, her birine bir hayat, bir iz, bir dua gibi yaklaşmış biri için “mezar taşı” sadece bir taş değildir. O, bir sessizliğin dili, bir vedanın simgesi, bir hafızanın son cümlesidir. Necdet İşli’ye, bir gün onun için bir mezar taşı yapılsa, üzerinde ne yazsın isterdi, diye sorduğumuzda duraksamadan ve hiçbir süslemeye gerek duymadan tek bir cevap verir: “Hüvel Baki olsun yeter.” Ne bir unvan, ne bir şiir dizesi, ne de kendini anlatan bir satır… Yalnızca iki kelime: Hüvel Baki. “O, Bakî olandır.” Bu ifade, onun hayatı boyunca taşıdığı tüm sorumluluğun, tüm biriktirdiklerinin, tüm kayıpların ve sessiz tanıklıkların özüdür aslında. Eserler kaybolur, taşlar kırılır, isimler silinir… Baki kalan, sadece hakikat olur.
Necdet İşli için yazmak, yalnızca kalemi kâğıda dokundurmak değil; tarihin karanlık köşelerinde unutulmuş olanı gün yüzüne çıkarmak, sesi kısılmış hakikati gelecek kuşaklara doğru biçimde taşımaktır. Onu yönlendiren temel kaygı da tam olarak budur. Ne gösteriş, ne alkış, ne de övgü… Sade, net, içten bir yanıtla anlatır: “Bilinmeyen bir şeyi, duyulmamış ama gerçekten hakikat olanı, doğru biçimde geleceğe aktarmak. Tek davam bu. Tek gayem bu.”
Yayınlanmamış ya da tamamlanmayı bekleyen çalışmalar sorulduğunda, derin bir sessizlik yerine net bir cevap gelir: “Var. 2–3 tane var.” Bu cümle kısa ama içeriği ağırdır. Çünkü bu çalışmalar, sadece bilgi yığınının değil; bir ömrün bekleyen tanıklıklarının ürünüdür. Henüz tamamlanmamış ama içinde zamanı geldiğinde konuşacak kelimeler, istampajlar, taşlar, belgeler barındırır.
Hayri Necdet İşli’ye göre Türkiye’de hâlâ gün yüzüne çıkmamış, ama çıkması elzem olan koleksiyonlar var. Onlardan biri, adını duyanın dahi ağırlığını hissedeceği bir külliyat:
Togan Saraçoğlu’nun Karacaahmet İstampajları. 20 bin civarında mezar taşının birebir istampajı… Her biri bir hayatın, bir ismin, bir zamanın izine dönüşmüş hâli. Togan Saraçoğlu, emekli yarbay, aynı zamanda bir tarihçi. Onun bu dev koleksiyonu İstanbul’un ölü hafızasının diri kopyası. İşli’nin ifadesiyle: “Kodeks olarak mutlaka yayımlanmalı.”
Bugün arşivcilik denince hâlâ çoğu insanın aklına “belge toplamak” gelir. Oysa Necdet İşli’ye göre arşivcilik, geçmişi korumak kadar geleceği inşa etmektir. Bu bilinç Türkiye’de ne durumda diye sorduğunuzda, cevap tek kelimeyle gelir: “Sıfır.” Ne süslü bir eleştiri, ne kırıcı bir sitem… Sadece sarsıcı bir gerçeklik. Çünkü arşivcilik onun gözünde bir büro işi değil; bir kültür taşıma meselesidir. Bu mesele, hâlâ layıkıyla sahiplenilmiş değildir.
Binlerce taş arasında yürümüş, her biriyle suskun bir sohbete girmiş biri olarak, “Size en çok hayat dersi veren mezar taşı hangisiydi?” diye sorduğunuzda uzun bir düşünce yerine sade bir içtenlikle şunu der: “Böyle bir şey bilmiyorum. Şu anda aklımda şöyle bir taş var diyemem.”
Genç Araştırmacılara Bir Tavsiye
“Topladıklarınızı paylaşın,” diyor. Bilgi, saklandıkça çoğalmaz. Arşiv, içine kapandıkça değil; başkalarıyla konuşabildikçe büyür. Bu paylaşım, öylesine değil; karşılıklı olmalı. “Şinasi Akbatu’nun prensibiyle,” diye ekliyor: Beş ver, beş al. Bilgiyi çoğaltmanın, sağlamlaştırmanın ve belgeyi kalıcı kılmanın tek yolu bu. Çünkü bu iş, tek kişilik değil. Ne Fazıl Ayanoğlu, ne Togan Saraçoğlu, ne Hikmet Turan Dağlıoğlu, ne de İbrahim Akkonyalı… Hiçbiri bu devasa arşiv yükünü tek başına taşıyamadı. Mesele milyonlarla ölçülecek kadar büyük. Ahlat’tan Karacaahmet’e, taşlardan kodekslere uzanan bu tarihsel külliyat, ancak birlikte çalışılarak korunabilir. “Paylaşmazsan kalır,” diyor. Yalnızca paylaşmak yetmez. Belgelerle kurulan ilişki, eksiksiz ve titiz olmalı. Bir mezar taşı mı tespit edilecek? Gidip, sadece okumak yetmez. Fotoğrafını çekerken, taşın boyunu, yerini, yönünü, hatta çekim mesafesini kayda geçirmek gerekir. İmkân varsa istampaj yapılmalı, taşın başındaki remizler ayrıntılı olarak belgelenmeli. “Bir günde bir taş olsun, ama tam olsun,” derken kastettiği, o taşı bir daha görmeye gerek kalmadan, onun tüm bilgisinin, tıpkı fiziksel bir yedekleme gibi, belgelerde yaşatılmasıdır. Çünkü İstanbul’da taşlar, sadece zamanla değil, ihmalle de kırılır. Ve o taş bir gün yıldırım düşmesiyle yok olduğunda, geriye sadece eksik, bulanık bir internet fotoğrafı kalmamalı. İşli’nin bu konudaki sitemi sert ama haklıdır:
“Sıfıra sıfır, elde var sıfır. Üç gün sonra o taş kırılırsa ne olacak? Kimin çektiği belli değil, kopyası yok, istampajı yok. Ne yapacaksın?”
Süheyl Ünver’in meşhur sözüyle noktalar: “Söz uçar, yazı kalır.” Arkasından kendi cümlesini ekler: “Kaydedici olalım.” İşli’ye göre, bir insan hayatı boyunca yalnızca on taş tespit etse bile, bu küçümsenemez bir mirastır. “Hiç olmazsa deriz ki, Ali Efendi ömrü boyunca başka bir şey yapmadı ama 10 taşın tespitini yaptı. 10 taş bıraktı Türk dünyasına,” diyebilelim ister.
Sonsöz niyetine;
Bu söyleşi, yalnızca soru ve cevaplardan ibaret bir görüşmenin ürünü değil; bir ömrün birikimini, içsel disiplinini ve kültürel vakarı satırlarına sindirmiş bir yaşam tanıklığıdır. Bu satırlarda İstanbul’un kayıp hafızasını, mezar taşlarında saklı hikâyeleri, türbelerin ruhuna sinmiş sessizliği ve arşiv kutularında bekleyen belgelerin bize fısıldadığı hakikati duyuyoruz. Her bir kelime, sadece bilgi vermiyor; bir tavır, bir duruş, bir ahlaki sorumluluk taşıyor. Kendisine, yalnızca Türk kültür tarihine yaptığı katkılar için değil, bu katkıları yaparken gösterdiği vakar, hassasiyet ve sadakat için de en derin teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bu söyleşi vesilesiyle onun bir ömürlük emeğine tanıklık etmek, bizim için de hem bir onur hem bir sorumluluk oldu.
Ayrıca bu söyleşide adı geçen; bazısı hayatta, bazısı ebedi âleme irtihal etmiş tüm kıymetli araştırmacılara, arşivciliği bir gönül işi sayanlara, belge tozlarının içinde tarih arayanlara ve kültürel mirasın izini sabırla süren tüm araştırmacılara sonsuz teşekkürlerimizi sunarız. Ahirete göç edenlere Cenab-ı Hak’tan rahmet, yaşayanlara sıhhat, huzur ve nice üretken yıllar dileriz.
Bazı insanlar, geçmişin sesine kulak veren, geleceğe iz bırakan bir hatırlayıcı olur. Necdet İşli, bu hatırlayıcılardandır. Söz, nihayetinde tek bir hakikatte düğümlenir: Hüvel Baki.