Yönetimde İnsan
  • Dijitalleşme
  • İnsan Yönetimi
  • Genel
  • İşgücü
  • Editör Seçimi
  • Çalışma Psikolojisi
Perşembe, Şub 12, 2026
Yönetimde İnsanYönetimde İnsan
Font ResizerAa
Search
  • Anasayfa
  • İşgücü
  • Dijitalleşme
  • İnsan Yönetimi
  • Finans
  • Strateji&Liderlik
  • Kültür&Sanat
  • Toplum
    • Aile & Yaşam Biçimleri
    • Sağlık
    • Göç & Kimlik
Follow US
Kültür&Sanat

Bir Ömrün Tanıklığında: H. Necdet İşli ile Söyleşi

Aykut Güner
Last updated: 27 Temmuz 2025 20:26
Aykut Güner
Share
SHARE

H. Necdet İşli gibi bir arşiv ustasının yaşamı boyunca biriktirdiği belge, fotoğraf ve bilgi mirası, sadece bireysel bir çaba değil; kolektif hafızaya hizmet eden bir kültür koruma eylemi. O, mezar taşlarının sessizliğinde bir tarih, sembollerde bir medeniyet okuyan nadir insanlardan birisi. Cerrahpaşa’nın tarih kokan sokaklarında doğan, İstanbul’un mezarlıklarında, türbelerinde, unutulmuş çeşmelerinde yürürken şehre hem tanık hem tercüman olan bir bellek.  Kimi zaman bir yeniçeri serpuşunun izini sürdü, kimi zaman Eyüp Sultan’da kaybolmuş bir mezar taşının gölgesinde geçmişin izlerini aradı. Onun için arşiv tutmak, sadece belgeleri saklamak değil; geçmişin sesini geleceğe ulaştırmak, unutulmasın diye hatırlamak, kaybolmasın diye kaydetmektir.

Yönetimde İnsan’ın kültür-sanat serisi konuğu olarak bu kez sözü tarihçi yazar H. Necdet İşli’ye bırakıyoruz. Bu söyleşi, yalnızca İstanbul’un taşlara yazılmış tarihini değil, bir ömrün adanmışlığını ve görünmeyen emeğini, sessizce ördüğü kültürel mirası anlamaya bir davet niteliğinde.

İstanbul’un artık susmaya yüz tutmuş sokaklarından, Cerrahpaşa’nın ahşap evlerle çevrili, çınar gölgeli mahallelerinden başlayan bir yolculuk bu… Necdet İşli’nin hikâyesi yalnızca taşlara kazınmış yazıları okumayı öğrenmenin değil; unutulanı hatırlama, kaybolanı kayıt altına alma ve geçmişle bugünü birbirine bağlayan sessiz bir hafıza işçiliğinin öyküsü.

O, 1951 baharında Cerrahpaşa Seyit Yakuphan Sokak’ta, bir ahşap evin içinde dünyaya geldi. Ailenin muhafazakâr duruşu gereği hastane yerine ev tercih edilmişti. Bu ilk tercih bile sanki kaderine dair bir şeyler fısıldıyordu: Gelenekten kopmadan büyüyecek, modernliğin gölgesinde ama geçmişin izlerini sürerek yürümeyi seçecekti. Çocukluğu, Osmanlı’dan kalan kokuların hâlâ evlerin duvarlarında, taşların yüzeyinde, insanların bakışlarında yaşadığı bir İstanbul’da geçti. Cerrahpaşa, o yıllarda şehrin hem içinde hem dışında gibiydi. Ne tam merkezde, ne de kenarda.  Herkesin birbirine benzediği değil, birbirini tanıdığı bir düzen vardı. Komşuluk yalnızca selamlaşmak değil; dertleşmek, göz kulak olmak, birlikte yaşlanmaktı.

Kendi ifadesiyle; ” Cerrahpaşa  Seyit Yakuphan Sokak,  Bulgur  Palas’tan  Cerrahpaşa  Camii ‘nin  arasında  denize  paralel  olan  bir  sokaktır. İki  sıralı  ve  iki  veya  üç  katlı  ahşap  evlerden  müteşekkil,  hiç  bozulmamış  bir  sokak  idi  o  tarihlerde. Dolayısıyla  o  tarihlerde  zannediyorum  20  tane  ev var fakat  bu  20  evin  bir  özelliği  var.  Hep  önemli  şahsiyetler,    oturaklı  İstanbul  aileleri,  aile  hayatını  düzgün  ikame  eden  tipler.  Adeta  o  20  ev  birbirine  akraba  gibiydi.  Dertler  bilinirdi,  birbirlerine  gidilir  gelinirdi.  Dolayısıyla  çok  da  büyük  bir  disiplin  vardı.  1951  ile  1961  arasındaki  Cerrahpaşa ‘yı  anlatmak  mümkün  değil.  Tam  Osmanlı  kokan,  bozulmamış,  dehşetli,  çok  zenginliği  de  vardı, orta  ailesi  de  vardı  ama  pek  fakiri  yoktu.    Cerrahpaşa  muhteşemdi.  Tenha  ve   tutulan cazip  bir  semtti. Emekli  eski  paşa  torunlarının  falan   oturduğu,  6 -7  tane  çok  meşhur  konağın  bulunduğu bir semt. Özellikle  Cerrahpaşa  Camii ‘nin  karşısındaki  Nurettin  Cerrahi ‘nin  doğduğu iddia  edilen  Sunullah  Efendi  konağından  bahsedebilirim. Böyle  konaklar  vardı  yani,  çok  büyük  eserler.  Bunlar  yakın  tarihte  yok  edildi. Dolayısıyla  o  eski  Osmanlı’dan  müdevver  olan  dokuyu  ve  içindeki  yaşamını,  insanlarını  bire  bir  görmek,  yaşamak, onlarla  haşır  neşir  olmak  fırsatını  buldum. “

Mahallenin çocukları arasında büyürken, o çok erken yaşta fark etti bazı taşların herkesten farklı bir dil konuştuğunu. Okul yolu, oyun alanı, ibadet yeri derken, Cerrahpaşa Camii’nin bahçesi onun için bir geçiş mekânından fazlasına dönüştü. Mezar taşları arasında yürürken, zamanla görmeye başladı: Ezilmiş harfler, kopmuş başlıklar, yosun tutmuş mermerler… Bu sessiz çığlıkları bir tek o duyuyordu sanki. İçindeki ses onu fotoğraf makinesine götürdü. Daha on dört yaşındayken, kimsenin ona “görevin” demediği bir sorumluluğu kendiliğinden üstlendi. Mezar taşlarını kaydetmek, yok olana tanıklık etmek, tarih susmadan önce onun sesini belgelemekti niyeti. Çünkü onun için arşivcilik, çekmecelere konan belgelerden ibaret değildi. Bir varoluş biçimiydi.

İşli’nin kendi ifadeleriyle; “Cerrahpaşa  Camii ‘nin  bugün  mezarlığı  hala  mevcut.  Üç  parça  halinde  büyük  bir  mezarlık  ve  Cerrah  Mehmet  Paşa ‘nın Yeniçeri  Ağalığı ‘na uygun türbesi  vardı.  Yani  özelliği  şu,  biz  Aksaray ‘a  gittiğimiz  için,  yolumuz  hep  Aksaray, bizim  sokaktan  Aksaray ‘a  inmek  için  Cerrahpaşa  Camii ‘nin  bir  kapısından  girer,  avlusundan  geçer,  diğer  kapısından  caddeye  çıkardık,  dönüş  de  aynı  yoldan  olurdu. Dolayısıyla  her  gün  en  az  üç  kere  veya  dört  kere  biz  Cerrahpaşa  Camii ‘nin  bahçesinden  geçerdik.   Boş  zamanlarımızda  arsa  marsa  niyetine  top  oynamaya  falan  da  oraya  giderdik.  Bazı  ihtiyarlar da  öğle  sıcağında  oraya  giderlerdi.  Caminin  bahçesinde  çınar  ağacı  vardı,  çınar  ağacının  gölgesine  giderlerdi.  Çayını  öğlen  getirip  de beraber  çay  içenler  de  olurdu,  evde  bunalıp. Dolayısıyla  Cerrahpaşa  Camii ‘nin  bahçesindeki  günbegün  ezilen,  kırılan,  düşen,  eksilen  mezar  taşlarını yaklaşık  1964 -65’te  falan  görmeye  başladım.  bir tek  fotoğraf  makinesiyle  de  kendi  kendime  daha  o  14  yaşımda,  15  yaşımda  mezar  taşı  resmi  çekerekten  avunmak veyahut  da  bir  işlem  yapmak,  kendime  bir  vazife  edinmek  yolunu  seçtim.  Cerrahpaşa  Camii ‘nin  mezarlığı  bana  ilk   mezar  taşları  merakımın  nüvesi  oldu.”

Hayri Necdet İşli, taşların diliyle konuşmayı öğrenirken, aslında unutulmuşla kendi arasında bir köprü kuruyordu. Bu köprüde ne gösterişli törenler, ne yüksek unvanlar vardı. Sade bir yürüyüş, sabırlı bir bakış, derin bir saygı… Onun yolculuğu, görünmeyeni görünür kılma arzusuyla örüldü. Her fotoğraf karesi, her arşiv notu, her mezar taşı kaydı; hem geçmişe tutulmuş bir ışık, hem geleceğe bırakılmış bir izdi. Birçokları için İstanbul sadece kalabalık ve karmaşaydı belki. Ama onun için bu şehir, mezarlıklarında saklanan bir hafızaydı. Bir cami avlusunda top oynarken başlayan bu içsel yolculuk, zamanla taşlara eğilen, sembolleri okuyan, mezar kitabelerine kulak veren bir adanmışlığa dönüştü. Bugün hâlâ o sokaklardan geriye çok az şey kaldı. Ahşap evler yerini betonlara, çınar gölgeleri otoparklara bıraktı. Ama Necdet İşli’nin arşivinde o dünya hâlâ yaşıyor.

Bu sessiz adanmışlık, zamanla sadece mezar taşlarıyla sınırlı kalmadı. Yol, onu İstanbul’un kültürel hafızasına gönül vermiş başka isimlerle de buluşturdu. Kimi onu tanıştırdı, kimi yönlendirdi, kimi dönüştürdü.  Her biri, onun belleğinde bir başka tarihi mezar taşları gibi yerine oturdu. Bir araya geldiklerinde, İstanbul’un unutulmuş hatıralarını taşıyan görünmez bir zincirin halkaları gibi birbirine eklendiler: Fazıl Ayanoğlu, Şinasi Akbatu ve Süheyl Ünver… Hayri Necdet İşli için bu üç isim, yalnızca yol arkadaşlığı yaptığı ustalar değil, aynı zamanda zihnini ve hafızasını şekillendiren aynalardı.

İlk karşılaşma, kitap raflarının arasında gerçekleşti. 1968’de girdiği Babıali’deki İnsel Kitabevi’nde başladığı serüven, onu Enderun Kitabevi’ne; oradan da İstanbul’un ilimle örülmüş başka koridorlarına taşıdı.

İşli;  “Cerrahpaşa’daki o  tarihi  atmosfer  beni  kitapçılık  falan  derken  eski  eserlere  karşı bir  merak  sahipliği  ile  hızlandırdı  hayatımı. Enderun  Kitabevi’ne  gelen  meşhur  insanlar  Şevket  Eygi,  Ertuğrul  Düzdağ,  Mahir  İz hoca  gibi  tiplerden  dolayı  ben  zaten  bir  böyle  eski  eser,  Osmanlılık  havasına girmiştim.  Enderun  Kitabevi’ne  gelenlerin  en  meşhurlarından  vakıfların  kitabeler  uzmanı  merhum  Kemalettin  Elker  Bey,  mezar  taşlarıyla  da  ilgili,  Cerrahpaşa  mezar  taşlarıyla  ilgili  olan  ilgimi  ve  birikimimi  de  biliyordu. Bir  gün  bana  Fazıl  Ayanoğlu  diye  birinden  bahsederek  beni  ona  götüreceğine,  ona  yardım  edeceğimi,  onun  beni  istediğini  söyledi  ve  böylelikle  Fazıl  Ayanoğlu  ile  tanıştık.  Muhtemelen 68  sonlarında  Kemal  Elker  Bey  beni  Fazıl  Ayanoğlu  ile  tanıştırdıktan  sonra  ben  bu  seferde tıp  tarihi,  cuma  günleri  buluşulan  Cerrahpaşa’da  bizim  evimizden  150  metre  ileride  Cerrahpaşa Tıp  Tarihi  Enstitüsü’ne,  Süheyl  Bey ‘e  de gidip  mezar  taşlarıyla  ilgili  bilgiler,  İstanbul ‘la  ilgili  bilgiler  ve  benim  Fazıl  Bey’den  veyahut  da  Kemal  Bey’den  duyduğum  bilgileri  sormak  yolunda   bir  tanışıklığım oldu. Tabii  Süheyl  Bey  çarpıcı  bir  adamdı. Süheyl  Bey  insanı  çarpan  bir  adamdı.  Süheyl  Bey  herkesi  de  çarpmazdı.  Beğendiği  gözüne  kestirdiği  adamlara  da  omuz  atardı.  Bu  omuz  atma  onun  kendi  tabiriydi. Omuz  atma  yani  bir  şekilde  konunun  içine  düşürme  demekti.  Beni  ilk  gördüğünden  itibaren  Süheyl  Bey kendiliğinden  omuz  attı.   Zaten   el  pençe  divan,  korkudan  karşısında  hazır  ol duruyorduk. Koskoca  Süheyl  Ünver  bu.  69 ‘un  Süheyl  Ünver’inden  bahsediyorum.  Daha  sonra  Şinasi  Akbatu   ile  bir  tanışıklığımız  oldu. Fazıl  Ayanoğlu ‘nun  1975’teki  ölümünden  sonra  gerek  benim elimdekiler  gerekse  Fazıl  Bey ‘in  vakıflardaki  vazifesine  benim  tayin  edilip  ondan  sonra  onun  resmi  halifesi  haline  gelip Fazıl  Bey ‘in  ekibini  devralmamdan  sonra  Süheyl  Bey ‘le  olan  ilişkimiz  daha  da  arttı.  Çünkü  Süheyl  Bey’in  Fazıl  Bey ‘le  arası  fevkalade  önemli meseleleri  olan,  çok  derine, 1930 ‘lara  giden  bir  ilişkileri  vardı  Ayanoğlu ‘yla.  Ben  Süheyl  Bey ‘e  ne  zaman  bir  resim  göstersem  kendi  çektiğim  mezar  taşı,  Süheyl  Bey  daha  bakar  bakmaz  bana  şunu  sorardı:  Ondan  mı?  Bu  bana  dokunurdu, çok  hakaretvari  gelirdi.  Çünkü  ben  kendi  çektiğim  resmi  Süheyl  Bey ‘e  gösteriyorum.  Süheyl  Bey ‘i  daha  görür  görmez  ondan  mı?  diyor.  Yani  Fazıl  Bey’den  mi?  Sonraları   Şinasi  Akbatu ‘yla  devam  ettik.  Şinasi  Akbatu ‘yla  da  çok  uzun  seneler,  en  az  30  sene bizzat  Karacaahmet  başta  olmak  üzere  İstanbul ‘u  ve  sokakları  kitabileri  tek  tek  dolaştık.  Buna  zaman  zaman  Kemal  Elker ve  Bilgin  Turnalı  da  katıldı.” diyor.

Fazıl Ayanoğlu, bilgiyi paylaşmaktan çok saklayan; arşivcilikte sahipleniciliği esas alan bir zihne sahipti. İşli’nin deyimiyle: “Kendi çektiğim mezar taşı fotoğrafını ona gösterdiğimde, ‘Çocuğum ben bunu bir inceleyeyim,’ der, alır, bir daha da geri vermezdi.” Onun gözünde, mezar taşları üzerine söz söyleme hakkı yalnızca kendisine aitti. Tarihi bir taşın resmi başka bir eldeyse, o taş sanki tehdit altındaydı. Bu kıskanç titizlik, bir yandan rahatsız edici olsa da, İşli’ye bu işin ciddiyetini, disiplinini ve emekle yoğrulan boyutunu öğretti.

Şinasi Akbatu. Onun en kıymetli öğretisi,  hakkaniyetle yaklaşmaktı. “Arşivcilikte mütekabiliyet esastır,” derdi. Yani bilgi tek taraflı verilmezdi. Bir resim veriyorsan bir resim almalıydın, bir bilgi paylaşıyorsan karşılığında başka bir bilgiyle buluşmalıydın. Aksi hâlde bilgi kurur, hafıza çökerdi. Bu prensip, Necdet İşli’de yol gösterici oldu. Arşivi bir alışveriş değil, bir emanet gibi koruyan bu tutum,  yapı taşlarından biri hâline geldi. Akbatu ile yıllar boyunca İstanbul’un her köşesini adımladılar.

Süheyl Ünver…  Ünver’i anlamak için yazılarını değil, suskunluğunu da okumak gerekirdi.  Necdet İşli: “Müstesna bir görevli. Ben ona İstanbul Evliyası derim. Bu benim ifadem. Katılan olur, olmaz. Süheyl Bey bir İstanbul Evliyası’dır.   Halbuki  Süheyl  Bey  Edirne  için  yaşıyorum  diyen  bir  adamdı.   Hakikaten  de  Edirne  onun  için  dünyanın  en  kıymetli  yeri ama şunu  söylemek  istiyorum.  Bu  İstanbul  Evliyası  lafımı  uzun  uzun  düşünüp  ama  bunu  Süheyl  Bey ‘i  kendisini  birebir  tanıyıp,  birebir  görüp bazı  olayları,  vakaları  yaşamak  lazım. İstanbul  Evliyası  lafını  çok  iyi  düşünüp  taşınıp  konuşmak  lazım.” diyor. Bu cümle, aslında onun için Ünver’in ne olduğunun özetidir. Ünver; bir çizgide yürüyen sadık bir duruşun sahibidir.

Bu üç ustadan biri sahiplenmenin kıskançlığını, biri paylaşmanın dengesini, biri ise susmanın, çizmenin, eserleriyle anlatmanın stratejisini öğretti. Necdet İşli, her birinden aldığı ya da almadığı parçalarla kendi arşiv tutma biçimini ve hatırlama sorumluluğunu inşa etti.

Necdet İşli’nin yolu, zamanla kurumsal sorumluluğa, bir kamusal göreve dönüştü. Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde üstlendiği mezarlıklar ve eski eserler çalışmaları, ona yalnızca bir uzmanlık değil, geçmişin muhafızlığı gibi ağır bir mesuliyet yükledi. Bu, herhangi bir devlet memuriyeti değil; kaybolanın, yıkılanın, unutulanın sesi olmaya aracılık demekti. Aslında bu sorumluluğun kökeni, ondan önce Fazıl Ayanoğlu’na; ondan da daha geriye, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devrolan bir geleneğe uzanıyordu. 1960’lara kadar Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde Mezarlıklar Mütehassıslığı ve bir ekip vardı. Bu birim, sadece kitabe korumakla değil, yok oluşun eşiğindeki taşlara zaman karşısında direnecek bir gelecek sağlamakla görevliydi. O taşlar ki, yalnızca mermer değil; kimliğin, aidiyetin, sessiz bir tarihin izlerini taşıyordu.

1980 askeri müdahalesiyle her şey değişti. Kenan Evren döneminde bu hayati kadro tamamen ortadan kaldırıldı. İşli, o yapının son neferlerinden biriydi. “ Kenan  Evren ‘in  ihtilalinde  bu  ekip,  onlar    bana  bağlıydı. Fazıl  Bey’den  bana  geçmişti.  Bu  ekibi  ve  bu  kadroyu,  bu  sınıfı  yok  ettiler.  Tamamen  sıfırladılar.  Vakıflarda  bugün  böyle  bir  ekip, böyle  bir  birim  yok. ” derken yalnızca bir yönetsel bağı değil, bir emanetin üzerinde taşıdığı ağırlığı da kasteder. Görev ona, tıpkı bir mühür gibi Ayanoğlu’ndan geçmişti.  Oysa İşli için bu yalnızca bir iş değil, bir ahlak biçimiydi. Evini bir arşiv mekânına dönüştürmesi belki de bu yüzdendir. Çünkü bazı görevler devletin kadrosundan çıksa da, kalbin kayıtlarından silinmez.  Bu yüzden kendi evinde tuttuğu arşivin en kıymetli parçası, ne yazmalar, ne fermanlar, ne kitaplar… Söz yine ona ait: “Vallahi tek şey, mezar taşı negatiflerim. Mezar taşı resimlerim ve istampajlarım… Özellikle de remizler. Bunlar bulunamayan, bir daha asla elde edilemeyecek şeyler. Kitapları ikinci derece kabul ediyorum. Dünyanın en kıymetli yazması da olsa, kitap bulunur. Her yerde bulunur. Yenisi yazılır. Ama bir mezar taşı kırıldı mı, artık gitmiş demektir.”

Bu sözlerde yalnızca bir arşivcinin titizliği değil, bir hafıza bekçisinin iç yarası duyulur. Onun gözünde kitap, ne kadar değerli olursa olsun çoğaltılabilir; yeniden basılabilir. Ama bir mezar taşı kırıldığında, sadece mermer değil, o taşla birlikte bir dönemin dili, sembolü, kimliği de parçalanır. O taş, üzerinde adı yazan kişiden çok daha fazlasıdır. Bir kültürün estetik anlayışı, inanç biçimi, toplumsal dili o taşın yüzeyine kazınmıştır. Ve o taş gittiğinde, o dünya da sessizce yok olur. İşli’nin istampajları ve negatifleri bu yüzden kıymetlidir. Onlar sadece belge değil; zamanın ömrünü uzatma çabasıdır. Her biri yok olan bir mezar taşının son hatırası, artık olmayanın sessiz bir izdüşümüdür. Tozlu kutularda saklanan o ince kâğıtlar, o siyah beyaz negatifler, aslında bir toplumun hafızasının kalp atışlarıdır.

İşli için belge, bir raf nesnesi değil; zamanın parmak izidir. Onun için arşiv, camlı dolaplarda tozlanan klasörler değil; hafızanın sesi kesilmesin diye sürdürülen bir emektir. Her çektiği fotoğraf bir vedaydı, her istampaj bir ağıt. Belki bu yüzden o, arşivine bakarken bir gururdan çok bir mahzunluk duyar. Çünkü orada sakladıkları, dışarıda kaybolanların gölgesidir. Bugün birçok kişi kitaplıklarını büyütmekle övünürken, Necdet İşli kendi arşivini bir tür yas alanı gibi yaşar. Taşların suskunluğu, onun evinin içinde hâlâ konuşur. Çünkü bazı belgeler okunmak için değil; kaybolmasınlar diye, sessizce yaşasınlar diye saklanıyor.

Bugüne dek belgelediği, fotoğrafladığı ama sonra artık yerinde bulamadığı birçok mezar taşı var. Ama içlerinden biri, adeta kalbinde hâlâ sızlayan bir kırık gibi duruyor: Ayvansaraylı Hüseyin Efendi’nin babasının taşı. “Hadikatü’l-Cevâmi” müellifi Hüseyin Efendi’nin babası… Bir yeniçeri. Onun mezar taşı artık yok. Ama resmi var.  O taşın kaybolduğunu fark ettiğinde yaşadığı üzüntüyü tarif ederken kelimeler yetmiyor. “Çok büyük üzüntü,” diyor sadece.  Ardından tekrar ediyor: “Çok büyük üzüntü… ve çok var…” O taşı sadece görmekle kalmamış, Turing Kurumu’nun bastığı üç ciltlik “Osmanlı Devri İstanbul Camileri” kitabının ön sözünde fotoğrafıyla birlikte yayımlamıştı. Elinden geleni yapmıştı yani. Ama bazen belgelemek bile bir şeyi yaşatmaya yetmez.  Onları bir daha yerine koymak mümkün değildir.

İşli’nin iç dünyasında bu tür kayıplar, bir mimarî kayıptan öte, bir kültürel hafıza kıyameti gibidir. Her biri, tarihin üstüne kapanmış bir kapı, bir daha açılmayacak bir hatıra demektir. Çünkü bu taşlar, yalnızca mermer bloklar değil; bir ömrün, bir kimliğin, bir toplumun kendi kendine söylediği son sözlerdir. Bu kayıplar karşısında insanın eli kolu bağlanır. Sadece bir şey yapılmadığı için değil; bazen ne yaparsanız yapın, zamanın hoyratlığı karşısında bir şey değişmeyeceği için. Bu çaresizlik içinde, insanın bilincine kapı araladığı cümle ise  mezar taşlarında gördüğümüz  şu sade gerçek: “Hüvel Baki kaidesidir.” Necdet İşli, bu sözün anlamını yalnızca dinî bir temenni olarak değil; bir arşivcinin, bir hafıza bekçisinin iç sesi olarak okur. “Hakikaten, Cenab-ı Hak Baki kalacak; her şey yok olacak.” der ve ardından susar. Çünkü bazı cümleler yalnızca söylenmek için değil, yaşanmak içindir.

Bir ömrün taşlara, kâğıtlara, fotoğraflara sinmiş izlerini saklamak başka bir şeydir; onları bir gün emanet edecek doğru yeri aramak bambaşka bir yük. Necdet İşli, yıllardır arşivini yalnızca biriktirmekle değil, geleceğini düşünmekle de yoğuruyor. Bu kaygı, yalnızca fiziksel malzemenin akıbeti değil; bir hafızanın bütünlüğü, bir emeğin onuru, bir ömrün karşılıksız kalmaması meselesi… “Çok var,” diyor açıkça. “Kaygım var.” Çünkü bu arşiv, 1968’den bu yana bir ömürlük emeğin, ay ay, yıl yıl biriktirilmiş kırılgan tanıklarının toplamı. Kimi tek tek toplanmış, kimi başkalarından devralınmış. Örneğin, Şinasi Akbatu’nun pek çok belgesi, fişleri, notları hâlâ onun elinde. Hâlâ taranmamış, henüz kimsenin göremediği, dokunamadığı bir bilgi denizi. Yüzde onluk bir kısmı yayımlanmış olsa da, geri kalanı hâlâ zamanın içinde usulca duran, ama geleceğe seslenmeyi bekleyen bir miras. Bu mirasın en çok korkulan akıbeti ise: dağılmak, parçalanmak, müzayede salonlarında maddeye dönüşmek. “Bu arşiv parçalanmamalı,” diyor İşli. “Müzayedelere çıkarılmamalı.” Onun gözünde, bu arşivin geleceği, hakkıyla ilim yapmak isteyenlerin elinde, bütüncül biçimde korunmalıdır. “Devlet bir kurum olarak satın almalı,” derken ; bir emeğin, bir hayatın, bir kültürel sorumluluğun tanınmasından, kabul edilmesinden söz ediyor. “Bedava olacak hali yok,” dediğinde, arkasında yatan duygu çok açıktır: Bu ömür, yok sayılmayı değil, anlaşılmayı hak ediyor.

Sadece belgelerin korunması değil mesele. Asıl olan, belgelerin neyi söylediği kadar, neyi söylemediğini de anlayabilmekte. “Resmî tarih–gayri resmî tarih” ayrımı onun için kuru bir kavramsallaştırma değil, yıllar boyunca karşısına çıkan vesikaların içinde doğrudan yüzleştiği bir gerçeklik. Bazı belgeler, resmî tarihin yazmak istemediği o suskun satır aralarını bir bir ortaya koyuyor. Yasaklanmış kelimeler, üstü örtülmüş olaylar, gizlenmiş ilişkiler…  Çünkü tarih yalnızca yazılan değil, susturulan da. “Maalesef öyle vesikalar çıkıyor ki, kapatılan, üstü örtülen noktaları çok açık ediyor,” diyor. Bu yüzden ne belgeler beklemededir kim bilir kaç arşivde. Doğru vakti bekleyen bir ses gibi, arşivin içinde kendi zamanını kolluyorlar.  Belki de bu yüzden, İşli’nin en büyük arzusu, arşivinin bütün hâlinde, namusuyla, emekle oluşturulmuş yapısıyla, bir bilim yuvasının çatısı altına girmesi. Çünkü bazı arşivler yalnızca bilgi taşımaz; aynı zamanda bir duruş, bir çağın vicdanı olarak var olur.

Necdet İşli için bu şehir, artık yalnızca gördüklerinden değil, göremediklerinden de ibarettir. Çünkü onun gözünde İstanbul’un gerçek değerini, artık izi dahi kalmamış olanlar belirler. “En kıymetlisi” demek zordur elbette. Ama bazı mekânlar var ki yoklukları sadece mimarî değil, ruhsal bir boşluk bırakır. Vezneciler’deki Derûnî Mehmed Efendi Külliyesi onlardan biri. “Yok edildi” diyor. Aksaray’daki Şah Sultan Manzumesi de öyle. Mimar Sinan’a Yavuz Sultan Selim’in kızı tarafından yaptırılan bu yapı, artık sadece belgelerde yaşıyor.  Bleherne Sarayı… Bizans’ın son dönem saraylarından biri. “Hiçbir şey kalmadı,” diyor net bir şekilde.  Topkapı Sarayı’nın ahşap bölümü… Eski fotoğraflarda var ama gerçekte artık yok. “Asıl saray orasıydı,” diye ekliyor. Bugün Gülhane’den Sarayburnu’na doğru uzanan o alan, sessiz bir hafızaya dönüşmüş durumda.

Türbeler, Anadolu kültüründe her zaman bir durak,  bir içe dönüş yeri olmuştur. Ama Hayri Necdet İşli’ye göre, bugünkü türbe ziyareti pratikleri çoğu zaman bu derinlikten uzaklaşmıştır.  Çünkü onun için türbe, ruhla irtibat kurulan bir yer değil; ruhun zaten seni gördüğü, seni izlediği bir alandır. Taşa dokunmakla, taşın etrafında dilek dilemekle kurulan ilişki biçimi, ona göre hakikatin uzağında durur. “Ruh seni taşın üstünden, mezarın içinden değil, hayatiyetin içinden görüyor,” derken; inancı gösteriye, dua mekânını şekilciliğe indirgeyen anlayışa da karşı çıkar.

Eyüp, Karacaahmet, Merkezefendi… Bu isimler İstanbul’un sadece mezarlıkları değil, aynı zamanda ruh atlaslarıdır.   “Ben oralarda topyekûn ruhlar âleminin servilerle haşır neşir olup bizleri seyrettiğini hissediyorum,” diyor. Onun için taşlar birer dikit, birer simge.  Esas olan ruhun kendisidir.

Bir ömür boyunca taşların peşinden yürümüş, her birine bir hayat, bir iz, bir dua gibi yaklaşmış biri için “mezar taşı” sadece bir taş değildir. O, bir sessizliğin dili, bir vedanın simgesi, bir hafızanın son cümlesidir. Necdet İşli’ye, bir gün onun için bir mezar taşı yapılsa, üzerinde ne yazsın isterdi, diye sorduğumuzda duraksamadan ve hiçbir süslemeye gerek duymadan tek bir cevap verir: “Hüvel Baki olsun yeter.” Ne bir unvan, ne bir şiir dizesi, ne de kendini anlatan bir satır… Yalnızca iki kelime: Hüvel Baki. “O, Bakî olandır.” Bu  ifade, onun hayatı boyunca taşıdığı tüm sorumluluğun, tüm biriktirdiklerinin, tüm kayıpların ve sessiz tanıklıkların özüdür aslında.  Eserler kaybolur, taşlar kırılır, isimler silinir… Baki kalan, sadece hakikat olur.

 Necdet İşli için yazmak, yalnızca kalemi kâğıda dokundurmak değil; tarihin karanlık köşelerinde unutulmuş olanı gün yüzüne çıkarmak, sesi kısılmış hakikati gelecek kuşaklara doğru biçimde taşımaktır. Onu yönlendiren temel kaygı da tam olarak budur. Ne gösteriş, ne alkış, ne de övgü… Sade, net, içten bir yanıtla anlatır: “Bilinmeyen bir şeyi, duyulmamış ama gerçekten hakikat olanı, doğru biçimde geleceğe aktarmak. Tek davam bu. Tek gayem bu.”

Yayınlanmamış ya da tamamlanmayı bekleyen çalışmalar sorulduğunda, derin bir sessizlik yerine net bir cevap gelir: “Var. 2–3 tane var.” Bu cümle kısa ama içeriği ağırdır. Çünkü bu çalışmalar, sadece bilgi yığınının değil; bir ömrün bekleyen tanıklıklarının ürünüdür. Henüz tamamlanmamış ama içinde zamanı geldiğinde konuşacak kelimeler, istampajlar, taşlar, belgeler barındırır.

Hayri Necdet İşli’ye göre Türkiye’de hâlâ gün yüzüne çıkmamış, ama çıkması elzem olan koleksiyonlar var. Onlardan biri, adını duyanın dahi ağırlığını hissedeceği bir külliyat:
Togan Saraçoğlu’nun Karacaahmet İstampajları. 20 bin civarında mezar taşının birebir istampajı… Her biri bir hayatın, bir ismin, bir zamanın izine dönüşmüş hâli. Togan Saraçoğlu, emekli yarbay, aynı zamanda bir tarihçi. Onun bu dev koleksiyonu İstanbul’un ölü hafızasının diri kopyası. İşli’nin ifadesiyle: “Kodeks olarak mutlaka yayımlanmalı.”

Bugün arşivcilik denince hâlâ çoğu insanın aklına “belge toplamak” gelir. Oysa Necdet İşli’ye göre arşivcilik, geçmişi korumak kadar geleceği inşa etmektir. Bu bilinç Türkiye’de ne durumda diye sorduğunuzda, cevap tek kelimeyle gelir: “Sıfır.” Ne süslü bir eleştiri, ne kırıcı bir sitem… Sadece sarsıcı bir gerçeklik. Çünkü arşivcilik onun gözünde bir büro işi değil; bir kültür taşıma meselesidir. Bu mesele, hâlâ layıkıyla sahiplenilmiş değildir.

Binlerce taş arasında yürümüş, her biriyle suskun bir sohbete girmiş biri olarak, “Size en çok hayat dersi veren mezar taşı hangisiydi?” diye sorduğunuzda uzun bir düşünce yerine sade bir içtenlikle şunu der: “Böyle bir şey bilmiyorum. Şu anda aklımda şöyle bir taş var diyemem.”

 Genç Araştırmacılara Bir Tavsiye

“Topladıklarınızı paylaşın,” diyor. Bilgi, saklandıkça çoğalmaz. Arşiv, içine kapandıkça değil; başkalarıyla konuşabildikçe büyür.  Bu paylaşım, öylesine değil; karşılıklı olmalı. “Şinasi Akbatu’nun prensibiyle,” diye ekliyor: Beş ver, beş al. Bilgiyi çoğaltmanın, sağlamlaştırmanın ve belgeyi kalıcı kılmanın tek yolu bu. Çünkü bu iş, tek kişilik değil. Ne Fazıl Ayanoğlu, ne Togan Saraçoğlu, ne Hikmet Turan Dağlıoğlu, ne de İbrahim Akkonyalı… Hiçbiri bu devasa arşiv yükünü tek başına taşıyamadı. Mesele milyonlarla ölçülecek kadar büyük. Ahlat’tan Karacaahmet’e, taşlardan kodekslere uzanan bu tarihsel külliyat, ancak birlikte çalışılarak korunabilir. “Paylaşmazsan kalır,” diyor. Yalnızca paylaşmak yetmez. Belgelerle kurulan ilişki, eksiksiz ve titiz olmalı. Bir mezar taşı mı tespit edilecek? Gidip, sadece okumak yetmez. Fotoğrafını çekerken, taşın boyunu, yerini, yönünü, hatta çekim mesafesini kayda geçirmek gerekir. İmkân varsa istampaj yapılmalı, taşın başındaki remizler ayrıntılı olarak belgelenmeli. “Bir günde bir taş olsun, ama tam olsun,” derken kastettiği, o taşı bir daha görmeye gerek kalmadan, onun tüm bilgisinin, tıpkı fiziksel bir yedekleme gibi, belgelerde yaşatılmasıdır. Çünkü İstanbul’da taşlar, sadece zamanla değil, ihmalle de kırılır. Ve o taş bir gün yıldırım düşmesiyle yok olduğunda, geriye sadece eksik, bulanık bir internet fotoğrafı kalmamalı. İşli’nin bu konudaki sitemi sert ama haklıdır:
“Sıfıra sıfır, elde var sıfır. Üç gün sonra o taş kırılırsa ne olacak? Kimin çektiği belli değil, kopyası yok, istampajı yok. Ne yapacaksın?”

Süheyl Ünver’in  meşhur sözüyle noktalar: “Söz uçar, yazı kalır.” Arkasından kendi cümlesini ekler: “Kaydedici olalım.” İşli’ye göre, bir insan hayatı boyunca yalnızca on taş tespit etse bile, bu küçümsenemez bir mirastır. “Hiç olmazsa deriz ki, Ali Efendi ömrü boyunca başka bir şey yapmadı ama 10 taşın tespitini yaptı. 10 taş bıraktı Türk dünyasına,” diyebilelim ister.

Sonsöz niyetine;

Bu söyleşi, yalnızca soru ve cevaplardan ibaret bir görüşmenin ürünü değil; bir ömrün birikimini, içsel disiplinini ve kültürel vakarı satırlarına sindirmiş bir yaşam tanıklığıdır. Bu satırlarda İstanbul’un kayıp hafızasını, mezar taşlarında saklı hikâyeleri, türbelerin ruhuna sinmiş sessizliği ve arşiv kutularında bekleyen belgelerin bize fısıldadığı hakikati duyuyoruz. Her bir kelime, sadece bilgi vermiyor; bir tavır, bir duruş, bir ahlaki sorumluluk taşıyor. Kendisine, yalnızca Türk kültür tarihine yaptığı katkılar için değil,  bu katkıları yaparken gösterdiği vakar, hassasiyet ve sadakat için de en derin teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bu söyleşi vesilesiyle onun bir ömürlük emeğine tanıklık etmek, bizim için de hem bir onur hem bir sorumluluk oldu.

Ayrıca bu söyleşide adı geçen; bazısı hayatta, bazısı ebedi âleme irtihal etmiş tüm kıymetli araştırmacılara, arşivciliği bir gönül işi sayanlara, belge tozlarının içinde tarih arayanlara ve kültürel mirasın izini sabırla süren tüm araştırmacılara sonsuz teşekkürlerimizi sunarız. Ahirete göç edenlere Cenab-ı Hak’tan rahmet, yaşayanlara sıhhat, huzur ve nice üretken yıllar dileriz.

Bazı insanlar, geçmişin sesine kulak veren, geleceğe iz bırakan bir hatırlayıcı olur. Necdet İşli, bu hatırlayıcılardandır. Söz, nihayetinde tek bir hakikatte düğümlenir: Hüvel Baki.

TAGGED:Fazıl AyanoğluNecdet İşliŞinasi AkbatuSüheyl Ünver
Share This Article
Facebook Copy Link Print
ByAykut Güner
İş yaşamının bugününde ve geleceğinde 'insan' olgusunun taşıdığı değeri; akademik araştırmalarım, profesyonel deneyim ve düşünsel birikimimle harmanlayarak anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum. Bu platformda, "daha iyisi" diyerek birlikte yanıt aramak, düşünmeye ve dönüşmeye katkı sunmak için buradayım.

Editörün Seçimi

Liyakatin İdeali ve Gerçek Hayattaki Çıkmazı: Meritokrasi

Aykut Güner
5 Min Read

Okuyan Yazara Dönüştüğünde: Yazma Kültürüne Bir Davet

Aykut Güner
5 Min Read
Yeşil boya fırçasıyla boyanmış bir sanayi tesisi, çevreye zarar veren fabrikaların yeşil imajla gizlenmesini simgeleyen illüstrasyon.

Yeşilin Karanlık Tonları: Kavram Kavram Yeşil Manipülasyon

Aykut Güner
5 Min Read
Görselde, sol tarafta büyük ve yapraklı bir ağaç, sağda daha küçük bir genç ağaç ve çevresinde birkaç küçük fide yer almakta; açık mavi gökyüzü ve hafif bulutlu bir fon eşliğinde, ağaçların farklı gelişim evreleri sembolik olarak resmedilmiş.

Geçmişi Olmayan Gelecekte Kuruluşlar, Meşruiyetlerini Nasıl Kuruyor?

Aykut Güner
7 Min Read

You Might Also Like

Grafik tabletinde bilim kurgu sahnesi çizen bir ilustratör, gün batımı ışığında çalışırken duvarı konsept çizimlerle dolu bir stüdyoda oturuyor.
Kültür&Sanat

Yapay Zeka Çağında Kültür-Sanat Sevgisi

13 Haziran 2025
Kültür&Sanat

Sessiz Kazanım Zamanları

7 Temmuz 2025
Tuba Asiltürk'ün geleneksel desenler üzerinde çalıştığı bir resim.
Kültür&Sanat

Zarafetin İzinde: Tuba Asiltürk ile Bir Kültür-Sanat Söyleşisi

25 Haziran 2025
Kültür&Sanat

Geç Açan Çiçekler ve Hudayinabit’in Yankısı

23 Eylül 2025
Yönetimde İnsan

Yönetimde İnsan, 2014’ten bu yana dijital çağın insan, kurum ve toplum üzerindeki etkilerini ele alan bağımsız bir yayın platformudur. Akademik derinliği ve güncel içgörüleri harmanlayarak, hem profesyonellere hem de meraklı zihinlere düşünme, sorgulama ve bağlantı kurma imkânı sağlar.

Linkler

  • Yönetimde İnsan Manifestosu
  • Neden Yazıyorum?
  • Yayın İlkeleri
  • Kopyalama Kuralları Sözleşmesi
  • BM Küresel İlkeler Sözleşmesi
  • İletişim

Linkler

  • Dijitalleşme
  • İşgücü
  • Kültür&Sanat
  • İnsan Yönetimi
  • Finans
  • Strateji&Liderlik
  • Toplum
  • Editör Seçimi

Eposta İletişim

  • [email protected]

Yönetimde İnsan – Tüm Hakları Saklıdır.

Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?