Hayat acele ediyor. Daha genç yaşlarda başarı hikâyeleriyle gündeme gelenler, genç yaşta imzalarını atanlar, “erken parlayan yıldızlar”… Hepimiz onlara öykünmeye alıştırıldık. Oysa çoğu zaman unutuyoruz: Hayatın ritmi herkese aynı tempoda uyum sağlamıyor. Bazılarımız hızlı koşuyor, bazılarımızsa ağır adımlarla yürüyoruz. Kimimiz baharda tadını çıkartıyor havanın, kimimiz yaz ortasında. Kimimiz de sonbaharda, hem de tam herkes artık çok geç havalar soğudu derken… İşte bu yüzden İngilizlerin “late bloomer” dediği, bizimse “geç açan çiçek” diye çevirdiğimiz kavram, aslında bir teselli değil; hayatın bizzat kendisi. Türkçede bir de “Hudayinabit” diye bir kelime var. Kendi kendine bitiveren, kimsenin fark etmediği bir köşede sessizce boy atan, hiçbir el değmeden filizlenen bitki… Bana sorarsanız geç açan çiçeklerle Hudayinabit aynı hikâyeyi anlatır: Zamanı geldiğinde açmanın, kendi yolunda büyümenin hikâyesini.
Başarıyı hep hızla eşleştiriyoruz. Üniversiteyi erken bitiren, kariyer basamaklarını ışık hızıyla tırmanan, genç yaşta kitap yazan… Onlara hayranlık duymak kolay. Ama bir de kendi yolunu bulmak için zamana ihtiyaç duyanlar var. Onlar çoğu zaman kıyıda köşede kalır, “geç kaldı” denilerek akışına bırakılırlar. Oysa belki de hayat, onlara daha derin bir olgunluk hazırlıyor…
Hudayinabit’i düşünün. Bir çiçek bahar ayazında değil, güneşin kavurduğu temmuzda açmayı seçmişse, bu onun kendi mevsiminden gelir. İnsan için de böyle. Kendi mevsimi geldiğinde açar. Ne erken, ne geç; tam vaktinde.
Van Gogh resimlerini satamadı, yaşarken değeri bilinmedi. Dickinson şiirlerini çekmecesinde sakladı, dünyaya ölümünden sonra armağan etti. Hepsi hudayinabit gibi, kendi kendine yeşerdi. Kimse onları teşvik etmedi, kimse el vermedi. Ama içlerindeki güç, doğru zamanı bulduğunda açığa çıktı. Bizim coğrafyamızda da örnekleri az değil. Ömrünün son deminde eserleriyle tanınan şairler, yıllarca görünmez olup bir kitapla hafızalara kazınan yazarlar… Hep aynı şeyi söylüyorlar bize: Çiçek açmak için erken ya da geç yok; yalnızca kendi zamanı var. İş dünyasında da öyle. Vera Wang, 40 yaşında moda tasarımına başladı ve bir imparatorluk kurdu. Howard Schultz, Starbucks’ı 30’larının sonunda büyüttü. Onlar da geç açan çiçekti; Hudayinabit gibi kendi kendilerine boy verdiler. Belki de kariyerin en güçlü adımları, “geç kalmış” gibi görünen adımlardır. Çünkü o noktaya gelene kadar biriktirdiğiniz tecrübeler, olgunluk ve direnç size bambaşka bir derinlik katar. Bizim coğrafyamızda da bu sessiz çiçekler çoktur. Anadolu’nun tarlalarından üniversite kürsülerine, halk ozanlarının sazından ressamların tuvaline kadar pek çok isim, kendi zamanında açmıştır.
Anadolu’da Geç Açan Çiçekler
Sanat, edebiyat ve düşünce dünyamız, geç açan çiçeklerle dolu.
Yaşar Kemal, İnce Memed’i 30 yaşında yayımladı ama asıl uluslararası ününü ilerleyen yıllarda, romanlarının yabancı dillere çevrilmesiyle kazandı. O yıllara kadar Çukurova’nın tarlalarında, köylerinde biriktirdiği hikâyeler, zamanla olgunlaşarak dünya edebiyatına armağan oldu.
Neşet Ertaş, Anadolu’da bilinse de Türkiye’nin dört bir yanında tanınması TRT yayınları ve konserleriyle oldu. Halkın “Bozkırın Tezenesi” dediği Ertaş, 2000’li yıllarda genç kuşak tarafından yeniden keşfedildi.
İlber Ortaylı, akademide erken yaşta saygınlık kazansa da geniş kitlelere sesini duyurması, televizyon programlarıyla 50’li yaşlarından sonra gerçekleşti. Tarih anlatıcılığını popülerleştirdiği dönem, onun ikinci bir açılış mevsimiydi.
Halil İnalcık, “tarihçilerin kutbu” diye anılsa da, gerçek anlamda halkın belleğine kazınması, 70’lerinden sonra yayımladığı eserler ve yaptığı televizyon söyleşileriyle oldu. Yaşarken de geç açan bir çiçek gibi, her dönem daha fazla olgunluk kattı.
Cahit Zarifoğlu, genç yaşta şiir yazmaya başlamıştı ama geniş kitleler onu 40’lı yaşlarında daha çok fark etti. Özellikle çocuk edebiyatındaki üretkenliği, olgunluk döneminde ortaya çıktı.
Fikret Otyam, gazetecilikten resme geçişini 40’lı yaşlarından sonra yaptı; Anadolu insanını tuvaline taşıdığı eserler, geç dönemde onun adını resim sanatında öne çıkardı.
Ara Güler, genç yaşta fotoğraf çekmeye başlasa da asıl uluslararası ününü 50’li yaşlarından sonra kazandı. İstanbul’u bir dünya mirası haline getiren kareleri, olgun bir bakışın ürünüydü.
ve daha niceleri… Kimisi hayatın zorlukları nedeniyle geç tanındı, kimisi eserlerinin değerini zamanla buldu. Ama hepsi, kendi zamanında açtı. Türkiye’nin kültürel ikliminde geç açan çiçek olmak aslında daha da değerli. Çünkü toplum çoğu zaman başarıyı genç yaşa sıkıştırır. Oysa geç açanlar, köklerini derine salarak olgunlaşıyor; açtıklarında da kalıcı oluyor. Yaşar Kemal’in romanı, Neşet Ertaş’ın bozlağı, Halil İnalcık’ın tarih kitabı ya da Ara Güler’in fotoğrafı… Hepsi geç açsa da, bir kez açtı mı hiç solmadı.
Bana kalırsa Hudayinabit de Late Bloomer’ da, bize çok kıymetli bir şey fısıldıyor: Kimseyi bekleme. Kimsenin gölgesine yaslanma. Kendi yolunu kendi suyunla, kendi toprağınla, kendi sabrınla bul. Geç de olsa, sessiz de olsa, yalnız da olsa… Açtığında senin rengin, senin kokun, senin hikâyen olacak. “Geç açan çiçek” kavramıysa bir davet gibi. “Hayat yarış değil,” diyor. “Sen kendi yolunda yürü. Gölgeye razı olma, kalabalığa öykünme. Sen geç açan çiçeksin; vakti gelince açacaksın.
Köşe yazıları çoğu zaman öğütle biter. Ben öğüt vermeyeceğim. Sadece şunu söyleyeceğim: Birilerine göre geç kaldığınızı düşündüğünüzde, Hudayinabit’i hatırlayın. O ot, kimsenin su vermediği yerde kendi kökünden güç bulur. Vakti geldiğinde, en kurak toprakta bile başını kaldırır. Geç açan çiçek olduğunuzda kalıcı olmanız, iz bırakmanız mümkün olur.
Belki de hayatın asıl güzelliği budur: Kendi zamanında, kendi renginde açmak. Erken ya da geç değil… Tam vaktinde.