Zarafet, estetik ve incelik… Rokoko sanatı, yalnızca bir süsleme biçimi değil; zamanın ruhunu, ustalıklı zanaatkârlığı ve göz alıcı bir estetik anlayışını yansıtan özgün bir ifade dili. Bu alanda gelenekle kurduğu yaratıcı bağlar ve kendine has yorumlarıyla öne çıkan sanatçı Tuba Asiltürk, desenlere gizlenmiş anlamları, rokoko üslubunun zarafetini ve sanatla kurduğu derin içsel ilişkiyi Yönetimde İnsan okurlarıyla paylaştı. Kültür-sanat serimizin ilk konuğu olarak Asiltürk’le gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, biçimin ötesine uzanan emeği, sabırla şekillenen üretim sürecini ve sanatın zamansız değerlerini birlikte düşünmeye davet ediyor.
Anadolu’nun suskun ama derin yankılar taşıyan coğrafyasından, Çorum’un muhafazakâr toplumsal normlarından gelen bir yolculuk bu… Tuba Asiltürk’ün hikâyesi yalnızca sanatla kurulan bir bağın değil; görünmeyene ses verme, normlara sızan sessiz bir direnişin ve kendini yeniden inşa etme cesaretinin hikâyesi. Toplumun çizdiği dar dairede, “uyum”dan ötesine geçmenin ayıplandığı, memuriyetin makbul, özgür düşlemenin ise riskli sayıldığı bir iklimde büyüdü. Bir kadın olarak varlığını sınırlarla tanımlayan bu dünyada, sanat onun için hem estetik bir ifade hem de kendi gölgesini aşma iradesiydi. Çünkü içinde yetiştiği çevre, ondan memur olmasını, risksiz bir yaşam sürmesini, toplumsal çizginin dışına taşmamasını bekliyordu. Oysa onun içindeki çizgi, bildiğimiz sınırların çok ötesine uzanıyordu.
Sanatla kurduğu ilk temas, üniversitenin henüz başında, İstanbul’un kültürel bereketiyle karşılaştığında şekillenmeye başlar. İlahiyat öğrencisi olarak akademik dünyaya adım atarken, kampüs dışındaki atölyeler, kurslar ve sanatsal etkinlikler onun için başka bir dünyanın kapısını aralar. Hat, tezhip ve minyatür arasında dikkatle dolaşırken, tezhipte ruhuna en yakın frekansı bulur. Bu sanatın içinde öyle bir incelik, öyle bir sabır ve zarafet vardır ki, kendi iç sesinin de o çizgilerle konuştuğunu hisseder. “Bu tam bana göre,” der içinde. O ilk bakışta anlar ki, bu narin işçilikte kendini gerçekleştirme ihtimali var. Belki aklın sınırlarıyla sabrın ucunda salınan bir yolculuk; ama her çizgisiyle ona ait, ruhundan süzülen bir yol.
Onu bu yola tek bir kişi değil, adını bilmediği birçok siluet yönlendirmişti aslında. Üniversite koridorlarında ya da sokaklarda karşısına çıkan, ellerinde tezhip çantası, sırtlarında sanat çantası taşıyan o genç kadınlar, ince ruhlu adamlar… Kimi ney kutusunu taşırdı, kimi kanununu; ama hepsinin yürüyüşünde bir anlam, bir başka âleme aitlik hissi vardı. Tuba Asiltürk, kitabını koltuğuna sıkıştırmış biri olmaktan ziyade, elinde bir sanat çantasıyla yürüyenlerin dünyasına ait olmak istediğini erken yaşta fark etmişti. Sanat malzemesini bir sır gibi taşıyan, içinde sessizce bir tutku saklayan insanlara hayrandı. Onlarda yalnızca bir uğraş değil, bir yaşam biçimi görüyordu. Belki de bu yüzden, ne zaman ki içinde kıpırdayan o istek daha da belirginleşti, ilk işi bir tezhip çantası edinmek olmuştu. İçinde neredeyse hiçbir şey yoktu o çantanın; ama onunla yürümek, ait olduğu yola sessiz bir yemin gibiydi.
Hocaları onu durdurup “Tezhip mi yapıyorsun?” diye sorduğunda tebessüm ederdi; çünkü aslında o çanta, henüz şekillenmemiş ama çoktan seçilmiş bir yolun işaretiydi. Derslerde tezhip ve Türk-İslam sanatları konu edildiğinde, hocaların gözlerinin onda durması, kimselerin bilmediği bir motivasyon kaynağıydı. Fakat asıl dönüm noktası, bir yazgı gibi karşısına çıkan Nilüfer Kurfeyz ile buluşmasıydı. Daha önce farklı hocalarla yolu kesişmişti ama bu buluşma bambaşkaydı; bir tür bütünlük, bir tür içsel bağlanma. Asiltürk, “Ondan beslenmediğim bir tek yön bile yok,” derken bunu bir minnet değil, neredeyse bir yeniden doğuş olarak tarif ediyor. Çünkü bir hocayla öyle bir bağ kurarsınız ki, onun sözü bilgi olur, istikamet olur. Sanatla kurduğu ilişkinin temel taşlarından biri olan bu karşılaşma, onun için sadece bir öğrenme süreci değil; bir tür teslimiyet, bir tür dönüşüm anıdır. Belki de bu yüzden, Asiltürk’ün ifadesiyle, bu buluşma onun hayatındaki “en büyük karşılaşma, en büyük mucize” olmuştur.
Ustalık… Tuba Asiltürk’e göre bu, yalnızca teknik bir yetkinliğe ya da uzun yılların birikimine indirgenebilecek bir kavram değil. O, ustalığı ruhun ve emeğin iç içe geçtiği, taklitle başlayan bir yolculuğun özgünlükle taçlandığı bir hâl olarak görüyor. Gerçek bir üslubun, kişiye ait bir ifade dilinin doğmasıyla başlayan bu hâl, onun için önce bir bağlılık, ardından bir doğum süreci. Hele ki klasik sanatlar gibi yüzlerce yıllık bir geleneğin taşıyıcısı olunan alanlarda, bu doğum öyle kolay kolay gerçekleşmiyor.
“Önce gerçek bir üstatla karşılaşmanız gerekir,” diyor. Çünkü gelenekli sanatlarda ustalık, terbiyeden, bir içsel eğitimden geçmek demek. Asiltürk, bu süreci tekke eğitimine benzetiyor: çileyle, sabırla ve teslimiyetle yürünmesi gereken bir yol. Hoca verir, talebe alır; ama bu alışveriş sadece aktarımla sınırlı kalmaz. Talebe, hocasının bilgisini sünger gibi emerken, beceriyi ancak kendi emeğiyle, sabrıyla, tekrarlarıyla edinir. Bir gün hoca der ki: “Sana öğretebileceğim her şeyi öğrettim.” O noktada, bilgi ile beceri birleşir, içten içe bir şey kıvılcımlanır, işte o zaman ustalık doğmaya başlar.
Usta olmak, ustasına benzeyen biri olmak değildir. Tersine, ondan aldığı özü kendi potasında eritip, yeniden yoğurabilmektir. “Kopyayla hoca olunmaz,” diyor. “Kopya varsa, yeni bir doğum yoktur.” Ustalık, o yüzden sadece elin değil, ruhun da özgünleşmesidir. Yapılan işin içinde yalnızca bilgi değil, kişinin kendi sesi, kendi rengi, kendi izi de olmalıdır. Bu noktada Nilüfer Kurfeyz Hoca’nın, onun hayatındaki rolü bir kez daha beliriyor: “Beni bir üstat yaptı. Ama daha da önemlisi, beni ben olmaya cesaretlendirdi.”
Asiltürk bugün kendi öğrencilerine de aynı çağrıyı yapıyor: “Benden öğrenin, ama benim gibi olmayın. Kendi renginizi, kendi yolunuzu bulun.” Çünkü bu sanatlar, klonlarla değil, ruhunu katabilenlerle büyür. Bilgisayarla taklit edilebilen her şeyin karşısına, insanın iç dünyasından süzülen bir özgünlük çıkarmayı görev bilen bir anlayışla yaklaşır: “Allah her birimizden farklı bir şey murat ediyor,” derken, sanatı yalnızca estetik bir eylem değil, aynı zamanda varoluşsal bir çağrı olarak gören sanatçı kimliğini de açıkça ortaya koyuyor.
Ustalık yolculuğunun en zorlayıcı durağı, sanatsal tekniklerden ya da maddi engellerden ziyade, görünmeyen ama hissedilen bir duvarla karşı karşıya kaldığı yerdi: toplumun beklentileri. Tuba Asiltürk için bu baskı, yalnızca bireysel seçimleriyle çatışan bir dış ses değil; aynı zamanda sanatla olan bağını sorgulatan, onu zaman zaman geriye çeken bir gölgeydi. “Sanatçı mı olacaksın da ne olacak?” gibi cümlelerle çevrili bir genç kadının, hele ki Anadolu’dan çıkmışsa, kendi yoluna inanması kolay değildir. Takdirin kıt, cesaretlendirmenin neredeyse yok sayıldığı bir iklimde, kabul görmek temel ihtiyaç hâline gelir. Ailenin, çevrenin, toplumun senden beklediği sessiz itaat ile içindeki çağrının gür sesi arasında kalırsın. Tuba Asiltürk de bu çatışmayı derinden yaşamış biri. Ona göre, “sanatla uğraşma, bir şey çıkmaz” diyen sesler sadece onu değil, nice potansiyeli de sessizce gölgede bırakmıştır.
Birey olmanın, kadın olmanın ve sanatçı olmanın kesiştiği yerde, o çemberi genişletmek, gölgesini aşmayı seçmiş biri olarak, kaderin incelikli bir cilvesiyle, Tuba Asiltürk için en çok zorlandığı yer, zamanla onu en çok derinleştiren, en çok dönüştüren yer olmuştur. Ustalık yolculuğunda onu en çok geliştiren kırılma anı, İstanbul’a ayak basmasıyla başlar. Anadolu’nun dar kalıplarından çıkıp, kültürel olarak bereketli bir zemine: İstanbul’a gelmek, adeta bir tohumun verimli bir toprağa düşmesi gibidir. Asiltürk için İstanbul, yalnızca bir şehir değil;, yeşermenin, kendi potansiyelini fark edebilmenin mekânıdır. Orada yalnız değildir; kendisi gibi düşünen, hisseden, üreten pek çok usta vardır.
İçindeki ışığı ilk fark eden kişi, ona sarsılmaz bir inanç aşılayan hocası, Nilüfer Kurfeyz olur. Zaman zaman içinden yükselen “Acaba vaz mı geçsem?” sorusunun tam karşısında, bir ebeveyn kararlılığıyla durur: “Bu işi yapsan yapsan sen yaparsın.” Memuriyetin garantili ama tekdüze yolları ile sanatın belirsiz ama özgür çizgileri arasında sıkıştığı anlarda, yönünü kaybetmek üzereyken o sesi duyar: “Senin yolun burada, başka yerlere bakma.”
Asiltürk, o dönemde kendisinde böyle bir inancı taşıyacak gücü bulamadığını açıkça dile getirir. Ama hocasının ona duyduğu güven, eksik olan yanını tamamlamış, tereddütle sarmalanmış cesaretini görünür kılmıştır. “Beni bu yoldan güzel bir şeyin çıkacağına o inandırdı,” derken, bu yolculuğun yalnızca irade ile değil, aynı zamanda görülmek ve inanılmakla şekillendiğini vurgular. Belki de, o inançla kuşatılmasaydı, bugün bambaşka bir yaşamda bir devlet dairesinde, başka bir benliğin gölgesinde varlığını sürdürüyordu. Şimdi, ışığını gören bir ustanın dokunuşuyla kendi yolunu çizen bir sanatçı olarak konuşuyor.
“Kapıyı aralayan, içeri adım atmam için beni cesaretlendiren hocamdı,” diyor. Nilüfer Kurfeyz yalnızca bir yön göstermemiş; o yönün ışıkla dolu olduğunu da hissettirmiştir: “Senin yolun burada. Bu çizgiyi senden başka kim böylesine incelikle taşıyabilir?” Belirsizlikten korktuğu, konforlu bir hayata yönelme eşiğinde bocaladığı zamanlarda, bu sözler yankılanır zihninde. Ve işte o inançla, kendisine bile söyleyemediği “olabilir miyim?” sorusunun cevabını, önce hocasının gözlerinde bulur. Çünkü bazen insanı yola çıkaran şey, kendi iç sesi değil, ona ses olan bir başkasının inancıdır.
Tuba Asiltürk için bir sanat eserinin ortaya çıkışında en kıymetli, en görünmeyen ama en yoğun aşama tasarımdır. Çünkü her eser, görünür olmadan önce zihinde doğar. “İnsan en temelde zihniyle ve duygularıyla yaşar,” derken, üretimin başlangıcının bir dışa vurum değil, bir içe bakış olduğunu anlatır. O bir hilye çalışmasına başlamadan önce aylarca sürebilecek bir düşünsel hazırlık yapar; çizgilerle, eskizlerle, kararsızlıklarla boğuşur. Kâğıda dökülen ilk çizgi, içindeki bir şeklin dış dünyaya kırılgan bir geçişidir. Ancak ne kadar çalışırsa çalışsın, zihnindeki o saf güzelliğin birebir karşılığını bulamayacağını bilir. İşte tam da bu nedenle, tasarım aşaması onun için sabrın, kusurluluğu kabul etmenin ve güzelliği yavaş yavaş ortaya çıkarma çabasının adıdır. Dışarıdan görülen nihai iş, o içsel uğraşın yalnızca cilalı yüzüdür.
Sanatın ona kattığı en büyük değer, bu görünmeyen süreçlerin insanın ruhunda bıraktığı yumuşak izlerdir. Rokokonun kıvrımlı, zarif yapraklarında olduğu gibi, hayatın da keskin köşelerden arındırılması gerektiğini zamanla öğrenmiştir. Sanat, ona sadece bir estetik anlayış kazandırmamış; içindeki katılığı, kuralları, kesin yargıları da törpülemiştir. “Eskiden daha çok ‘öyle olmalı, böyle olmamalı’ derdim,” diyor; “ama sanat bana bunun yerine ‘neden olmasın?’ demeyi öğretti.” Zihin açıklığı, hoşgörü ve çok yönlü düşünme, artık sadece sanatına değil, hayatına da sinmiştir.
Asiltürk’e göre, eğer içinizde sevgi yoksa, elinizin çizgisine de o sevgisizlik siner. Kırıcı, sert bir insanın yaptığı çizgiler de sert olur; boyası da ilişki kuramaz, rengi de ısınamaz. Oysa içsel yolculuğunda yumuşayan bir ruhun eseri, başkalarının kalbine de yumuşak bir yerden dokunur. Onun eserlerinde en çok fark edilen şeyin “sevgi” olduğunu söyleyen izleyiciler, estetikten çok daha fazlasını hissederler: içten gelen bir şefkati. “Bir buketin içinde sevgi nasıl görünür?” sorusu, onun sanatında karşılığını bulan en sade ve en derin sorudur. Çünkü Asiltürk’ün ifadesiyle, sanatın özü sadece güzellik değil, sevgiyle dokunmuş güzelliktir.
Her sanatçının kalbinde, diğerlerinden biraz daha fazla yankı bırakan bir eser vardır. Tuba Asiltürk için bu, Topkapı Sarayı’ndaki III. Ahmed’in ünlü Yemiş Odası’ndan ilhamla tasarladığı iki adet Yemiş Odası Hilyesidir. Bu eserler, sadece teknik anlamda değil; taşıdığı simgesel katmanlar ve uzun süren üretim süreciyle de onun iç dünyasında derin bir iz bırakmıştır.
Yemiş Odası’nın zarif detaylarını temel alarak oluşturduğu hilyelerde, desenler adeta birer pencereye dönüşür. Her motif, her çerçeve; insan hayatının bir merhalesine açılır: çocukluk, gençlik, yetişkinlik, olgunluk… Bu pencerelerin her birinde, özenle yerleştirilmiş saksılar, vazolar, meyve dolu kaseler ya da çiçeklerle bezenmiş sepetler yer alır. Asiltürk, bu görsel katmanları yalnızca süsleme öğeleri olarak değil; Allah’ın yeryüzüne lütfettiği zenginliklerin, çeşitliliğin ve bereketin temsili olarak kurgular. Her pencere bir bakış, her detay bir ruh hâlidir. Bu eser, bakan her göze farklı bir hikâye fısıldar.
“Belki de insan ruhunun katmanlarını, hayatın geçişlerini ve varoluşun çoğulluğunu bir hilyenin estetik dilinde bir araya getirmek istedim,” diyor. Üç-dört ay süren bu emek yoğun çalışma, onun yalnızca sanatsal değil, manevi bir üretim alanı olarak gördüğü tezhipte zirveye ulaştığı anlardan biridir. Yemiş Odası Hilyesi, onun için sadece bir eser değil; zaman, sabır, anlam ve ruhla bezeli bir anlatı formudur.
Geleneksel tekniklerle modern dokunuşlar arasında bir denge kurmak, günümüz sanatçılarının çoğu için yaratıcı bir alan sunarken, Tuba Asiltürk bu çizgiyi bilinçli olarak netleştirenlerden. Ona göre, gelenek ve modernlik birbiriyle iç içe geçirildiğinde, çoğu zaman özünü kaybetmiş bir karmaşa ortaya çıkıyor. “Ben ikisinin birleşimini biraz arabesk buluyorum,” diyor açıkça. “Ya geleneğin sınırları içinde, onun ruhunu bozmadan üretmeli; ya da tümüyle o sınırların dışına çıkarak yeni, özgün bir yol açmalı.”
Kendisini arada durmayı sevmeyen biri olarak tanımlıyor. Sanatında ne hibrit bir estetik ne de stilistik bir belirsizlik tercih ediyor. Rokoko gibi yüzyıllarca hem Osmanlı’da hem Avrupa’da uygulanmış bir üslubun izinden gidiyor olmak, onun gözünde zaten başlı başına geleneksel bir zeminde durmak anlamına geliyor. Ancak bir başka göz, aynı desenleri bugün gördüğünde modern olarak da algılayabiliyor. Asiltürk bu noktada yorumu izleyiciye bırakıyor: “Bakana göre değişiyor. Kimisi çok geleneksel buluyor, kimisi son derece çağdaş. Bence bu da sanatın doğasındaki zenginliklerden biri.” Ancak onun için asıl mesele, sanatın hangi kulvarda aktığı değil; o kulvarın kendi iç tutarlılığıyla ilerleyip ilerlemediği. “Bir şey gelenekselse, onu öyle bırakmak gerekir; modernse, modern bir dilde yürümeli,” diyor. Estetik olarak ikisini birbirine eklemlemektense, her birine kendi bağlamında sadık kalmayı tercih ediyor. Çünkü onun nazarında sanat, sadece çizgilerle değil, duruşla da bir kimlik kazanır.
Tuba Asiltürk’e göre dijitalleşme, özellikle sosyal medya platformları, sanatçıların görünürlüğü açısından benzersiz imkânlar sunuyor. “Instagram artık hepimizin dijital dükkânı,” diyor. Sabah açılan, akşam bile kapanmayan bir vitrin gibi… Sanatçının eserini dünyanın dört bir yanına, avuç içi kadar bir ekrandan ulaştıran bir araç. Bu sayede sadece sanatseverlere değil, potansiyel öğrencilere, koleksiyonerlere ve ilham arayan pek çok kişiye dokunmak mümkün hâle gelmiş. Ancak bu imkanın içinde bir başka gerçek daha gizli: Yozlaşma. Herkesin kendini “sanatçı” ya da “artist” olarak konumlandırdığı, doğruluğu sorgulanmadan paylaşılan işlerin çoğaldığı, özgün ile taklidin kolayca birbirine karıştığı bir evren… “Çağın hastalığı gibi,” diyor bu durumu tanımlarken. Hakiki olanla olmayanın birbirine karıştığı bu alanın, dikkatli gözler için ayırt edilebilir olduğunu söylese de, hız ve görünürlük uğruna sanatın içindeki emeğin, sabrın, sesin kaybolabileceğini hatırlatıyor.
Kendi adıma, diye ekliyor, bu mecrayı özellikle sanatseverlere ve öğrencilerine ulaşmak için güçlü bir araç olarak görüyorum. Ama bunun bir araç olduğunu, amaca dönüşmemesi gerektiğini sıkça kendine hatırlatıyor. “Tadı kaçmamalı, cılkı çıkarılmamalı,” diyor; çünkü dijital vitrin, emeğin önüne geçtiği anda, sanatın doğasıyla çelişir. Bu nedenle sosyal medyayı hem bir imkân hem de bir tuzak olarak tanımlıyor. Özellikle genç kuşakların bu dengeyi kurmakta zorlandığını gözlemliyor. “Biz internetsiz zamanların kıymetini bilen bir kuşağız,” diyor gülümseyerek. “O yüzden hem faydalanıyoruz hem mesafe koyabiliyoruz. Ama dijitalin tuzağına düşmeden üretmeye devam edebilmek esas mesele.” Çünkü onun için sanat hâlâ ekrana değil, sabra; vitrine değil, iç sese bağlı.
Tuba Asiltürk, atölyesinin kapısını hem gençlere hem de yaşça büyük talebelere açan bir sanatçı. Kendisi, hem eski müfredatla yetişmiş biri olarak gelenekten gelen sabrı tanıyor hem de bugünün hızlı dünyasında yol arayan gençlerin içinden geçtikleri sancıyı anlayabiliyor. Gençlere baktığında gördüğü şey yalnızca bir kuşak değil, bir çağın izdüşümü aslında. “Çabucak ulaşılabilen, çabucak tüketilen bir çağın çocukları onlar,” diyor. Bilgi bir tık ötedeyken, bir çizim uygulaması ya da yapay zekâ birkaç saniyede taslak sunabiliyorken, zamanın doğası yavaşlığa sabır göstermeyi zorlaştırıyor.
Gençler sanat yapmak istiyor. El becerileri var, göz zevkleri var, hevesleri de… Ama o uzun, sessiz, görünmeyen yolculuğa çıkmaya ne kadar hazırlar? Asiltürk’e göre bu yol, sabrı ödüllendiren ama sabırsızı yolda bırakan bir yol. “Sanatta ilerlemek, görünmeyen bir nehrin kıyısında sabırla taş dizmek gibidir,” diyor. Oysa genç zihin, nehrin taşlarını değil, hızla akışını görmek istiyor. “Ne zaman boyamaya geçeceğiz hocam?” “Bu derste ne kadar ilerleyeceğiz?” gibi sorular, o sabırsız zamanın yankısıdır aslında. Ama bu sanatlar, hızlı adımı değil, sağlam adımı sever. Gençlik, onun gözünde taze bir elin, canlı bir gözün, diri bir heyecanın adıdır. Fakat bu değerlerin kıymet bulabilmesi için, zamana sabırla teslim olmak gerekir. “Zamanla yarışan değil, zamanla ahenk kuranlar bu yolda ilerleyebilir,” derken, kendi kuşağının internetsiz, telefonsuz günlerini hatırlıyor. O zamanlarda sabır bir meziyet değil, hayatın doğal temposuydu. Bugünse bir beceri hâline geldi. Öğretilebilir mi, bilinmez… Ama öğretilemese bile gösterilebilir. Belki de onun yaptığı da bu: Gençlere sabrın, yavaşlığın, derinliğin değerini hissettirmek. Asiltürk’ün yaklaşımı suçlayıcı değil, anlayışlı. Çünkü biliyor ki gençler değil, zamanın kendisi hızla değişiyor. Ve bu hızın içinde, hâlâ yavaş yürümeyi göze alanlar, en derin izleri bırakıyor. “Gençlik çok güzel,” diyor, “ama o güzellik, sabırla işlenirse sanat olur.”
Kalemle, kâğıtla, fırçayla yürütülen sabırlı üretimlerin yerini, dijital ekranlar ve çizim uygulamalarının almaya başladığını kabul ediyor. “Gençler, kalemin silginin, kâğıdın zorluğuna göğüs germek istemiyor,” diyor. Bunun bir tembellik değil, çağın sunduğu hız ve kolaylığa alışkanlık olduğunu da biliyor. Belki de bu yüzden, bu sanatların dijitalleşerek evrilmesinin kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Geleneksel bir üretim sürecinde bir formu elin titizliğiyle çizmek, ardından tekrar tekrar silip yeniden başlamak vardır. Oysa bugün, bir tablet ekranında birkaç dokunuşla taslağın otomatik tamamlandığı, renklerin hazır paletlerden seçildiği bir hız söz konusu. “Bizim gibi kalemiyle, fırçasıyla uğraşanların sayısı giderek azalacak gibi,” diyor Asiltürk.
Zira bu sanatlar yok olmayacak; sadece biçim değiştirecek. Belki artık bir eser tamamlandığında çerçevelenip duvara asılmayacak, bir dijital baskı olarak hayat bulacak. Belki artık mürekkep kokusunun yerini ekran ışığı alacak. Ama öz, hâlâ orada duracak: çizgi, kompozisyon, duygu, estetik. Çünkü Asiltürk’e göre gelenek, yalnızca malzeme ya da teknik değil; bir düşünüş biçimidir. Ve bu düşünüş, teknolojiyle de buluşabilir.
“Bu dönüşüm durdurulamaz,” Belki de mesele, bu akışa direnmek değil, onu yönlendirmek. Sanatın özünü bozmadan, yeni nesle onların diliyle ulaşabilmek. Dijitalin sunduğu pratikliği hor görmeden, onu bir ifade alanı olarak tanımak. “Gelenekten gelen sanatlar, dijital çağın olanaklarıyla yeniden doğabilir yeter ki özüne sadık kalınsın. Çünkü ister kâğıtta ister ekranda olsun, ruhla yapılan her çizgi kendini belli eder.” diyor.
Gençler… Onlara olan sevgisini her fırsatta dile getiren Tuba Asiltürk, iş sanata geldiğinde sözlerine biraz temkinli başlıyor: “Sabır ve sebat,” diyor, “ama biliyorum, bu kelimeler pek hoşlarına gitmiyor.” Çünkü günümüz gençliği, hızla akan bir dünyanın çocukları. Onlar için her şey ulaşılabilir, her şey çabuk ve göz alıcı. Oysa sanat, aksine, görünmeyeni sabırla beklemeyi, kalabalıklardan geri çekilmeyi, sessizlikle dost olmayı ister.
Asiltürk’e göre güzel olan her şey, bir bedel ister. Ve sanat da o güzelliklerin en nadide olanıdır. Sosyal medyanın, kahve sohbetlerinin, seyahatlerin çağırdığı cazip hayata karşılık; sanat, masa başında geçirilen saatleri, yalnızlığı ve derin bir iç yolculuğu talep eder. “Ya hayatı dilediğin gibi yaşarsın ya da kendine seçtiğin yola, yani sanata, bütün kalbinle teslim olursun,” derken bir tercih çağrısı yapar gençlere. Çünkü onun deyimiyle, sanat “araya sıkıştırılacak bir uğraş değil”; ilk sıraya yerleşmeyi ister.
“Sanat şımartılmak ister,” diyor “Benim için birinci olacaksın, ancak o zaman ben de sana açılırım, seni dönüştürürüm,” der gibi. Eğer bir talebe, sanatla yalnızca günün boş kalan saatlerinde ilgilenirse, sanat da ona mesafeli durur. Ama sanat, bir dost olarak değil, bir yoldaş olarak seçildiğinde; hayatın diğer tüm öğeleri onun etrafında yeniden sıralandığında, gerçek bir bağ kurulur.
Asiltürk’ün gençlere en büyük tavsiyesi işte bu: Sanatı hayatlarının öncelik listesinde ilk sıraya koymaları. Çünkü bu yol, ancak öncelik haline geldiğinde anlam kazanır. Eğlence, seyahat, sosyal hayat birer renk olabilir, ama ana renk sanatsa, geri kalan her şey onun tonuna uyum sağlar. Bu da yalnızca seçenlerin yoludur.
Tuba Asiltürk’ü her gün yeniden üretmeye, yeniden kaleme, kâğıda ve renge döndüren şeyin merkezinde bir kavram var: güzellik. Onun için güzellik yalnızca görsel bir nitelik değil, aynı zamanda hakikatin bir yansıması, varoluşun özü. “Güzellik Hakkânidir,” diyor; yani güzellik, yalnızca hoş görünen değil, aynı zamanda doğru olandır.
Sanat üretiminin temel motivasyonunu ise şöyle özetliyor: “Bir eserin sonunda ortaya çıkacak estetik bir bütünlük beni öylesine heyecanlandırıyor ki hemen atölyeme koşmak, boyalarımı önüme almak istiyorum.” Çünkü onun için ortaya çıkan her eser, sadece bir görsel değil, aynı zamanda bir ruhun, bir kişiliğin yansıması. İnsanların o eser karşısında hissettikleri hayranlık, gözlerindeki pırıltı, yüzlerinde beliren o tebessüm… İşte bütün bunlar, onun için eşsiz bir mutluluğun kaynağı.
Bu duygunun onda doğuştan var olduğuna inanıyor. “Kimilerinin içine ticaret sevgisi, kimilerinin içine düzen kurma yeteneği verilmiştir; bana ise güzeli ortaya çıkarma, güzelle hayran bırakma hissi verilmiş,” diyor. Bu nedenle üretmek için ekstra bir çaba göstermesi gerekmediğini de ekliyor. Güzeli aramak, güzeli bulmak ve onu paylaşmak içinden taşan bir çağrı gibi. İşte bu yüzden, çoğu zaman kendini fark etmeden atölyesinde üretirken buluyor.
Sanatıyla insanlara yalnızca bir motif değil, bir duyguyu, bir huzuru, bir derinliği armağan etmek istiyor. Onun eserleriyle karşılaşan birinin içini, “bu ne güzel” dedirten o tanımsız hayranlık kaplasın istiyor. Ve belki de en çok bu yüzden, güzelliği bir tercih değil, bir sorumluluk gibi görüyor.
Sanat yolculuğunda Tuba Asiltürk’e en çok dokunan ve hayatını dönüştüren ders, seçim yapmanın, o seçimin bedelini ödemeye razı olmanın ve sonunda o yolda varoluşsal bir tamlığa ulaşmanın öğretisidir. Sanat yolunu seçmek, onun için sadece estetik bir tercih değil, derin bir kulluk ve teslimiyet meselesidir. Çünkü bu yol; aile baskılarının, maddi kaygıların, toplumsal beklentilerin çemberinden sıyrılarak, sessiz ama derin bir “evet” demeyi gerektirir.
“Benim varoluş amacım bu olmalı,” dediği o an, sadece bir kararın değil, bir inancın da tezahürüdür. Sanatla meşgul oldukça, sabrettikçe, derinleştikçe şunu fark eder: Evet, bu yol zor ama başka hiçbir şey bu kadar “yerli yerine oturmuş” hissettirmiyor. Ve belki de bu yüzden diyor ki:
“Ben bu dünya için gönderildimse, bunun içindir. Elimdeki kalem, önümdeki kâğıt, zihnimdeki tasarım, kalbimdeki ilham… Hepsi bunun için bir araya geldi.”
Onun için sanat, sadece üretmek değil; Allah’ın ona bahşettiği bir ilahi hediyeyi yaşamak, yaşatmak ve aktarmaktır. O masa başına oturduğunda, o ince motiflerin içinde bir tamlık hissi dolaşır. Zihnindeki tüm boşluklar dolar, kalbindeki tüm sorular susar.
İşte o ânı şöyle tarif eder:
“Benim çalıştıklarım, öğrendiklerim var ama yaptığım şey onlardan çok fazla. Bu, bana verilen bir ilham. O an, Yaradan’ın ‘Ben seni bunun için yarattım’ dediğini hissediyorsun.”
Tasavvufta nefis mertebeleri nasıl adım adım aşılırsa, bu da ona göre bir tür manevi yükseliştir. Sabırla, sebatla, inançla ilerledikçe hayatın anlamı daha berraklaşır. Sonunda şu derin kanaat yerleşir içine:
“Sanatın, bana kattığı en değerli his; varoluş amacımı bana göstermesi”
Tuba Asiltürk’e göre rokoko yalnızca bir üslup değil, aynı zamanda bir varoluş biçimi. Sanatla geçen yıllar boyunca sabrın sadece bir meziyet değil, bir malzeme hâline geldiğini dile getiriyor. “Fırçam kadar sabrım var elimde” diyen sanatçı, rokoko’nun milim milim işlenen motiflerinde sabrın izini sürerken, bu uğraşın Kur’an’da sıkça anılan ‘sabır’ kavramıyla da ruhsal bir derinlik kazandığını vurguluyor. Ona göre sabırsız bir elin işi de ömrü de kısa olur.
Ama sessizlik… İşte o, daha derin bir öğretmen. Rokoko sanatının ona en çok yumuşaklığı fısıldadığını dile getiriyor Asiltürk. Bu çağın, bu toplumun keskin çizgilerine, gürültülü yargılarına karşı, sanatın sessizce sunduğu bir alternatif var: Yumuşaklık. Her motifin başka bir yorumu olabileceğini, her rengin sonsuz ara tonlar taşıyabileceğini hatırlatan sanat; ona katı olma, yargılama, kınama deme cesareti veriyor. “Hayat siyah-beyaz değil” “Sanat bana ‘“Bak, her şey öyle katı değil. Her motifin farklı yorumu olabilir. Her rengin onlarca ara tonu var. Hayat siyah-beyaz değil, sonsuz geçişlerle dolu. Yargılama. Kınama. ‘Böyle olmalı’ deme. ‘Böyle de olabilir’ de. Çünkü güzellik orada başlıyor.” demeyi öğretti diyor Asiltürk.
Sanatla birlikte yalnızca desenleri değil, kendi iç dünyasını da yeniden şekillendiren Asiltürk, rokoko’yu bir yelpazeye benzetiyor. Gelenekselin sıkı kalıplarından çıkıp daha geniş, daha derin ve daha yumuşak bir dünyaya açıldığını dile getiriyor.
“Sanatla birlikte anladım ki, aslında hayat çok daha geniş, çok daha yumuşak, çok daha derin. Güzellik sadece motifte değil, ruhta da olabilir. Siz yumuşadıkça, hayat da yumuşuyor. İlişkileriniz güzelleşiyor. Annelikle, arkadaşlıkla, öğretmenlikle olan bağlarınız derinleşiyor. Kalbiniz yumuşadıkça, çevrenizdeki taşlar da çözümleniyor sanki. Ve en önemlisi: Gördüğünüz dünya da değişiyor. Bugün nereye baksam güzellik görüyorum. Çünkü içimde güzelliği arayan ve onu sabırla işleyen bir göz var artık. Ben bu sanatla sadece eser üretmedim; ruhumu da dönüştürdüm. O yüzden diyorum ki: Ne hissettiysen onu çekersin. Ben güzelliği hissettim ve hayatıma o geldi.”
Günlük hayatta en çok değer verdiğim ilke nedir?
“Hiç düşünmeden söyleyebilirim: disiplin. Ben disiplini sadece bir alışkanlık değil, adeta bir inanç biçimi olarak görüyorum. Güne erken başlamak, sabahın bereketini kaçırmamak, günün ritmini belirlemek… Bunlar benim için birer tercih değil, vazgeçilmez yaşam kuralları. Sıklıkla kurallardan, kaidelerden kaçınılması gerektiği söylenir; ama aslında bazı kurallar insanın hayatına hem denge hem de özgürlük getirir. Çünkü disiplin sadece sınırlamak değildir, özgürlüğü anlamlı kılmanın da bir yolu. Benim için gün, erken kalkmakla başlar. Sonra atölyeye zamanında varmak, işlerimi bir sıraya koymak, hangi saat neye ayrılmış, ne zaman ne yapılacak… Bu görünmez planın içinde gerçek bir konfor saklıdır. Dışarıdan bakıldığında bu kadar kurgu içinde bir rahatlık olmaz gibi görünür ama aslında tam tersidir: Rahatlık disiplinden doğar. İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsanız, ne yaptığınızı bilmeden bir bakmışsınız ki gün bitmiş, akşam olmuş. İşte bu yüzden, disiplinsiz bir yaşamda üretim de, iç huzur da eksik kalır. Benim günümün çerçevesini çizen, zihnimi berrak tutan, işlerimi yoluna koyan ve beni üretken kılan şey; disiplin ve zaman yönetimidir. Disiplin, bana sadece zamanı değil, aynı zamanda hayata bakışımı da düzenliyor. Çünkü biliyorum ki: Sanat ilhamla başlar ama ancak disiplinle tamamlanır.” diyor.
Asiltürk sanatın durağan değil, daima dönüşen bir yapı olduğuna inanıyor. Yüzyıllar arasında şekil değiştirebilen, anlam kazanan ve yeniden doğan bir canlılık taşıyor sanat. Bugün Rokoko örneğinde gördüğümüz gibi… Bir zamanlar Avrupa’dan Osmanlı’ya taşınan bu üslup, şimdi benim ellerimde Türkiye’de, bu çağın ruhuna bürünmüş yeni formlarla hayat buluyor. “İnsanlar bu dönüşümü seviyor; kendine has bir üslup kazandığını, eserlerde bir neşe, bir ruh olduğunu söylüyorlar. O sayfalara bakanlar yalnızca bir desen değil, bir hissi, bir duyguyu, bir enerji akışını deneyimliyor.”
Asiltürk’ün dileği şu: “Eserlerime bakanlar, o günlük koşuşturmadan, kaygılardan, zihinsel gürültüden uzaklaşsın. Huzur bulsun. “Bu nedir, adı ne, arkasındaki hikâye ne olabilir?” diye merak etsin. Araştırsın, sorgulasın, zenginleşsin. Çünkü sanat yalnızca klasik ya da modern olmak zorunda değildir. Rokoko dediğimiz şey de tam bu arada bir yerde durur. Klasiği gören klasikle, moderne bakan modernle ilişki kurar. Ve tam da bu geçişkenliğiyle yaşar. Ben bu geniş yelpazenin farklı bir kanadında duruyorum. Ve bu kanadın da ne kadar güçlü, renkli, özgün ve anlamlı olduğunu göstermek istiyorum. Sanatın zenginliğiyle, Allah’ın insanlara bahşettiği o çeşitliliğin ve farklı bakış açılarının kıymetini anlatmak istiyorum. Hepimiz farklıyız ve işte bu farklar, hayata güzellik katar. Dilerim ki, beni ve eserlerimi takip eden herkes; sanatın bu içtenliğini, dönüşümünü, neşesini ve zenginliğini hisseder. Dilerim ki, bu iz; sığlıktan uzak, kuralcılığı aşan, daha anlayışlı, daha açık bir dünyaya katkı sunar.”
Sonsöz niyetine…
Sanatın yalnızca estetik değil, aynı zamanda bir yolculuk, bir sabır, bir teslimiyet ve bir varoluş biçimi olduğunu içtenliğiyle bize anlatan Tuba Asiltürk’e gönülden teşekkür ediyoruz. Her motifinde derin bir ruh, her satırında asalet taşıyan bu söyleşi; sadece rokoko sanatının inceliklerini değil, hayatın içindeki güzellikleri de fark etme çağrısı.
Kendi üslubunu cesaretle inşa eden, zamanı sabırla ilmek ilmek işleyen ve en nihayetinde “güzellik hakikattir” diyen bir sanatçının dünyasına konuk olmak, bizler için ilham vericiydi.
İyi ki varsın, sanatını bir dil gibi kullanan, çizgilerle düş kurduran Müzehhibe Tuba Asiltürk.
Ayrıca ilginizi çekebilir: