Dijitalleşmenin sunduğu kolaylıkları, verimliliği ve “çağın gerisinde kalmama” hissini artık sorgulamadan benimsiyoruz. Ancak bazı sorular var ki, sessiz kalındıkça büyüyor: Dijital teknoloji hayatımızı mı dönüştürüyor, yoksa bizi ele geçiriyor mu? Daha da önemlisi: Bunun farkında mıyız? İşte tam da bu soruları sarsıcı biçimde gündeme getiren bir çalışma, Avrupa Bilgi Sistemleri Konferansı’nda (ECIS 2025) yayımlandı. Frantz Rowe ve Ojelanki Ngwenyama’nın 2025 tarihli önemli çalışması “Digital False Consciousness: Denial, Embarrassment or Engagement for IS Researchers?” (ECIS 2025, European Conference on Information Systems) , doğrudan bizlere sesleniyor: “Dijital sahte bilinç içinde yüzüyor olabilir miyiz?”
📌 Sahte Bilinç Nedir? Peki Dijital Olanı?
Kökeni Marx ve Engels’e dayanan “false consciousness / sahte bilinç”, bireyin kendi gerçekliğini yanlış algılaması ve egemen ideolojiyi farkında olmadan içselleştirmesi anlamına gelir. Rowe ve Ngwenyama bu kavramı dijital bağlama taşıyor: Dijital Sahte Bilinç (DSB), dijital teknolojilere körü körüne bağlılık ve bu teknolojilerin sosyopolitik etkilerini görmezden gelme halidir.
Bu bilinç, iki biçimde tanımlanıyor:
Güçlü tanım: Dijital teknolojisiz bir hayat düşünemez hâle gelmemiz. Google olmadan şehir keşfedememek, kâğıda kalemle düşünememek, fiziksel bir deneyimin bile ekran aracılığıyla anlam kazanması…
Ilımlı tanım: Hayatın belirli anlarında teknolojiden uzaklaşmak mümkün olsa da, sosyal ilişkilerimizin ve davranışlarımızın dijital medyasyonla şekillendiği bir gerçeklik.
Her iki durumda da teknoloji yalnızca dış dünyamıza değil, zihinsel, duygusal ve sosyal varoluşumuza da hükmetmeye başlıyor.
🤖 Bilim İnsanları Bu Durumu Görmezden mi Geliyor ?
Teknolojinin etkilerini anlamak için yalnızca ne kadar işe yaradığını değil, neye mal olduğunu da sormak gerekir. Ancak akademi, bu soruyu sormaktan uzun süredir kaçınıyor gibi görünüyor. Frantz Rowe ve Ojelanki Ngwenyama’nın “Digital False Consciousness” başlıklı çalışması, bu kaçınmanın hem nedenlerini hem de sonuçlarını doğrudan yüzümüze çarpıyor. Makalenin iddiası açık: Akademisyenleri, teknolojiyi sorgulamak yerine onu yüceltmeyi tercih ediyor. Literatürde “ideoloji”ye yer var ama “sahte bilinç”e neredeyse hiç yok. Oysa dijitalleşmenin etkileri artık sadece iş süreçlerini değil, insanlığın kendisini dönüştürüyor.
Peki bu kavramsal boşluk neden var? Yazarlar üç temel gerekçe sunuyor:
Sahte bilinç kavramı soyut bulunuyor, hatta rahatsız edici bir çağrışım taşıyor.
Eleştirel teorilere yer verecek akademik dergi sayısı sınırlı.
Kurumsal baskılar, fon kaygıları ve mesleki riskler nedeniyle “tehlikeli” konulardan uzak duruluyor.
Bunlar, anlaşılır ama kabul edilemez gerekçeler. Çünkü teknoloji artık hayatı kolaylaştıran bir araç olmaktan çıkıp, hayatın kendisini çerçeveleyen bir “altyapıya” dönüşmüş durumda. Üstelik bu altyapı, düşündüğümüzden çok daha güçlü ideolojik işlevler taşıyor. Makale yalnızca bireysel dönüşümlerden değil, toplumsal bilinç kaymalarından da söz ediyor. Rowe ve Ngwenyama’ya göre dijitalleşme, bireyleri sadece dönüştürmüyor; onları toplumsal gerçeklikten uzaklaştırarak dijital bir kolonyalizme maruz bırakıyor. Özellikle genç kuşaklar, kendilerini artık fiziksel dünyada değil; oyun evrenlerinde, sosyal medya mecralarında ve metaverse platformlarında inşa ediyor. Ancak bu dijital varoluşlar geçici, parçalı ve sürekli bağlantı gerektiren kimlikler. Yani bir tür dijital “var ol ya da yok ol” baskısı oluşuyor. Teknolojiye karşı değil, teknolojiden geri kalmaya karşı bir korku gelişiyor. Bu da bireyleri daha fazla dijitale itiyor, daha az sorgulamaya teşvik ediyor. Bu yabancılaşmanın bir başka biçimi ise gözetimin normalleşmesi. Bugün birçok kişi, veri izlerinin nasıl toplandığını, kimler tarafından kullanıldığını, ne amaçla analiz edildiğini bilmiyor ve daha kötüsü: bilmeyi önemsemiyor. Gözetlenme, gündelik hayatın doğal bir parçası hâline gelmiş durumda.
Makale, araştırmaların uzun süredir verimlilik, kullanıcı deneyimi ve fayda üretme gibi alanlara sıkışıp kaldığını vurguluyor. Bu elbette kötü değil ama eksik. Teknolojinin yalnızca faydasına odaklanmak, onun bireysel özgürlükleri nasıl aşındırdığı, toplumsal eşitsizlikleri nasıl pekiştirdiği ve duygusal sağlığı nasıl etkilediği gibi temel sorunları gölgede bırakıyor. Dahası, bu eleştirel açılımlar yapılmaya kalkıldığında, “teknofobi” etiketiyle hızla marjinalleştiriliyor. Oysa bu, teknolojiyi düşmanlaştırmak değil; ona düşünsel bir mesafe koyabilmek, kimin için üretildiğini, kimleri dışladığını ve neyi görünmez kıldığını sorgulamak anlamına gelir. Shoshana Zuboff’un “Gözetim Kapitalizmi Çağı” adlı eserinde sorduğu gibi: “Verimlilik adına bireyin mahremiyetinden, özgürlüğünden ve insaniliğinden ne kadar vazgeçmeye razıyız?”
Dijital teknolojinin etkilerini anlamaya çalışırken, yalnızca ne kadar “iyi çalıştığını” değil; kime ne fayda sağladığını ve kimden neyi aldığını da sorgulamalıyız. Çünkü her sistem, kendi değerlerini üretir. Eğer bir disiplin —ister akademi ister sektör— sadece kullanım kolaylığı, veri hızı ve ekonomik kazanç üzerinden teknoloji değerlendiriyorsa, o disiplinin eleştirel gücü körelmiş demektir ve körelmiş bir eleştirellik, yalnızca bilimsel değil, ahlaki bir sorun hâline gelir.
🧭 Sonuç: Eleştiremiyorsak, Dönüştüremeyiz
Rowe ve Ngwenyama’nın çalışması, teknolojiyle kurduğumuz ilişkiye dair radikal ama gerekli bir yüzleşme çağrısı yapıyor. Dijitalleşme üzerine düşünen herkesin kendine şu soruyu sorması gerekiyor:
“Ben bu dönüşümün neresindeyim? Eleştirenlerden mi, inşa edenlerden mi, yoksa sadece izleyenlerden mi?”
Çünkü sadece teknoloji değişmiyor; yaşam biçimimiz de onunla birlikte dönüşüyor. Bu dönüşüm, sessiz kalınarak değil, sorgulanarak yönlendirilebilir.
Ayrıca ilginizi çekebilir:
