Türkiye’nin Gerçek Bilim Adamı: Sabri Fehmi Ülgener

Ülgener
218

 

Sabri Fehmi Ülgener’i tanıtmaya başlamadan önce tanıtmaktan ve tanımaktan onur ve gurur duyduğumu belirterek okuyacağınız içeriği oluşturan Ahmet Güner hocama teşekkür eder Ülgener’in Küreselleşme ve Zihniyet Dünyamız adlı eserini herkesin okumasını tavsiye ederim. İlla ocu bucu olmam gerekiyorsa ben Ülgenerci bir akademisyenliği tercih ederim. Bu ülkeyi aydın geçinip aydınlatamayan sözde aydıncıların geriye götürmesi bir yana Ülgener hocam bu ülkeye çağ atlatmıştır.

Türk aydınlanmasının seçkin temsilcilerinden olan Ülgener, geniş görüşlü ve kapsayıcı bir yaklaşımla tarih, tasavvuf, zihniyet üzerine felsefi düzeyde düşünce üretmiş, Türkiye’nin yetiştirdiği büyük bilim adamları arasında yer alır. Türk iktisat tarihinin kurucu hocalarından olan Ülgener, Cumhuriyete köprülük yapan aydın kuşağın temsilcilerinden biri olarak, hem Doğu hem de Batı uygarlıklarının birikimine sahip gerçek bir entelektüeldir.

Sabri Fehmi Ülgener, 1911 yılında Cağaloğlu’nda dünyaya geldi. İstanbul’da  çöken bir devletin gizli sezişleri ve anlayışlarını içine nüfuz ettiği bir ortamda,  onun ürünü olan olgunluk hissi içinde yetişen Ülgener, devrin  önemli simalarının baba ocağına misafir olması nedeniyle Cumhuriyet’i idrak etmiş, onunla en az on yıl birlikte olmuş, kökü Osmanlı’da duran 1860  ve sonrası kuşağını tanıma imkânı bulmuştur.

Ülgener, bu sohbetlerde “eski”  ile “yeni” arasındaki çatışmayı kendi fildişi kulesinden izliyordu. Onun için temel mesele değişimin yolunu, hedefini, şiddetini ve bunu mümkün kılacak vasıtaların değerini tartmaktan geçiyordu. Dolayısıyla genç Sabri Fehmi için o yıllarda soruna taraf olmaktan çok mevcut oluşumu tarihi kullanarak anlamak gerekiyordu.

İstanbul Erkek Lisesinde orta tahsilini sürdürürken yabancı dili Almancaydı. Evde Arapça ve Farsça ile kurulan yakınlık Almancaya sıçradı. Sabri Fehmi okulda verilen yabancı dil dersleriyle yetinmedi ve Almanca çalışmalarını sıklaştırdı. Daha orta mektep talebesi iken Schiller’i okuyacak hâle gelmiş, edebî Almancanın inceliklerine kavuşmuştu.

İstanbul Erkek Lisesinden mezuniyetinin ardından İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesine girdi. Ülgener, babasından İslâmî “norm”u öğrenirken diğer taraftan fakültede ticaret hukuku derslerinde gördüğü hukuk kuralları ve rekabete dair hükümler ve iktisat derslerinde okuduğu piyasa mekanizmasıyla fiyatın serbestçe teşekkülüne ait teorik bilgileri öğreniyor, bu farklı iki “norm”u birleştiriyordu. Sanılanın aksine aralarında çatışma değil, uyum vardı. Daha o yıllarda dış dünyada saflaşma ya da yolların ayrılması gerçeğini yapay bulmaya başladı. İlk yakaladığı gerçek, sathi de olsa tek yanlılığın şu veya bu istikametine kırılmak değil, belki “norm”lar›n uygunluğundan hareketle yeni bir “norm” “reel” çatışmasının içine girmek onun için daha hayırlı olacaktı.

Ülgener, aynı zamanda babasından hüsn-i hat dersleri aldı. Mehmed Fehmi Efendi oğlunun güzel yazıda ilk ve son hocası oldu. Gene bu yıllarda kitap karıştırma, sanata açık yanıyla birleşince bir başka değerler matrisi kuruldu.

Bu güzel uğraşı klasik Osmanlı şiiri idi. Divan şairlerinin mısra, beyit, kıta ve gazellerinde eski şiirin büyülü iç örgüsünü yakalamaya çalışıyordu.

1935 yılında İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesinden mezun oldu ve aynı yıl fakültenin “iktisadiyat ve içtimaiyat” kürsüsüne asistan oldu. Asistanlığının ilk günlerinde diğer Türk akademisyenlerle birlikte Alman hocaların derslerinin tercümesi işini üstlendi. Sosyal bilimci Alman hocalar eserleri, dersleri, sohbetleri, sergiledikleri bilim ahlaklarıyla bir anda genç akademisyen Sabri Fehmi Bey’in dünyasına bir bomba gibi düştüler, kafasında ihtilal yarattılar. Bu değişiklikler gelişme ve etkilerini zaman içerisinde geniş bir alana yayılarak onun düşünce ufkunu bir manada ters yüz etti.

Fakülte çatısı altında önce “enstitü” bünyesinde başlayan sonra dışarıya yayılan ve ilmî bir ananeye dönüşen akademik sohbetler, bilim ahlakı, bilimsel araştırmalarda sergilenen metot ve titizlik, genç Ülgener’in âdeta ikinci defa dünyaya gelişi oldu. Daha işin başında akademik bir sarsıntı yaşamadan iktisadi zihniyet konularında yoğunlaşmaya karar verdi. Max Weber ve Werner Sombart gibi bu sahanın büyük ustalarnın aydınlattığı yolda bilgi verilerini topluyordu. Payandalanmış bir hâlde Alman hocalarla bir araya geldiklerinde ciddi soruları ortaya yuvarlaması ile dikkatleri üzerine topladı.

Hazırlıklı ve kafası mayalanmış bir hâlde Alman hocalarla yaptığı sohbetlerden bu genç istidat çok şey öğrendi. Alman hocaların Ülgener’in akademik formasyonuna kariyerinin daha ilk günlerinde verdikleri dürtü ile Türkiye gerçek bir bilim adamı kazandı. Onun meslek hayatının başlarında Türkiye çorak bir vasat içerisinde bulunmaktaydı. Alman hocaların entelektüel mirasını kendi özgün çalışmalarıyla ileriye götürdü.

1938’de askerlik görevine çağrılıncaya kadar İstanbul Üniversitesi Hukuk ve İktisat Fakültelerinde namzet asistan olarak çalıştı. 1939’da İktisat Fakültesi Sosyoloji ve Komün Bilgisi asistanlığına asaleten tayin oldu. 1941 yılında Kapitalizmden Evvel İaşe Buhranları başlıklı doçentlik teziyle “Maliye ve Umumi İktisat Teorisi” kürsüsü doçentliğine atandı. Aynı yıl İktisat Fakültesi  Mecmuasında ilk ilmî makalesi yayımlandı: İktisadi Hayatta Zihniyetin Rolü ve Tezahürleri. Bu önemli yazısında iktisat literatürümüzde iktisadi zihniyet meselelerimizin hiç ele alınmadığına dikkat çekiyordu.

1941-1942 ders yılında “Konjonktür Nazariyesi” dersini vermeye başladı.

1942’de İktisat Fakültesi tercümanlığını ek bir görev olarak kabul etti.

1943 yılında ikinci kez üç ay müddetle ordu hizmetine alındı. 1943 yılının ocak ayında annesini, nisan ayında babasını kaybetti. İktisat Fakültesinde 1946 yılı sonuna kadar çeşitli dersler okuttu. Bu derslerin başlıcaları “İktisat Metodolojisi”, “Konjonktür ve Buhranlar”, “Münakalat ve Sanayi Siyaseti” idi. Ayrıca Hukuk Fakültesinde seçmeli bir ders olarak “İktisadî Doktrinler Tarihi”ni okuttu. Bu meyanda Hukuk Fakültesi birinci ve ikinci sınıf iktisat dersi imtihan heyetinde görev aldı.

  1. Dünya Harbi’nin sıkıntılarının ekonomik düzleme yansıması sonucu bir dizi malın piyasayı terk etmesi, nihayet üretimle tüketim arasındaki köprünün fiyatlar yoluyla yükselmesi karşısında politik toplum “narh” uygulamasına geçmişti. Ülgener devletin piyasaya müdahale ederek fiyatların tespitinde arz ve talep kanunlarının üstüne çıkması karşısında benzer olguyu İslâm hukuk ve ahlak kaynaklarının çözümlemelerinde araştırdı. Hadis, akaid, fıkıh ve tasavvuf kitaplarından hareketle İslâm Hukuk ve Ahlak Kaynaklarında İktisat Siyaseti Meseleleri başlıklı önemli bir yazı kaleme aldı.

Ülgener 1946-1947 yıllarında Harvard Üniversitesinde bulundu ve J. A. Schumpeter ve A. H. Hansen gibi iki büyük iktisatçı ile temas etme imkânı buldu. 1948-1949 akademik yılı başlayana kadar İktisat Fakültesinin sağladığı maddi destekle önce İngiltere’ye geçti. Londra’da “London School of Economics”te çalıştı. Sonra Hollanda’ya geçti, Amsterdam’da bir kongre’ye  katıldı. Nihayet akademik yıl başlamadan önce 1948’de Türkiye’ye döndü.

Yurda dönüşüyle birlikte 1948-1949 akademik yıl ve ertesinde İktisat Fakültesinde makro iktisat derslerini Keynes-Hansen çizgisinde vermeye başladı.

Bu arada akademik dikkatini makro iktisat dersleri üzerinde yoğunlaştırırken ders takrirlerini bir kitap hâline getirmek arzusundaydı. 1962’de yayımlanan Millî Gelir, İstihdam ve İktisadî Büyüme kitabı esasta Alvin H. Hansen’e çok şey borçludur. Önce dersleri, sonra makaleleri ve nihayet özenle kaleme aldığı Millî Gelir kitabıyla Sabri Ülgener, Keynesgil düşünce akımının Türkiye’ye aktarılmasında ve bir akademik taban bulup yerleşmesinde aracılık (middle-man) görevini yerine getirmiştir.

Komisyon kararına göre oy birliği ile profesörlüğe yükseltildi. Durum Fakülte Profesörler Kurulu’nun 25.05.1951 tarihli oturumunda incelendi ve komisyonun, Sabri Ülgener’in açık profesörlüğe seçilmesi teklifi kurulca da ittifakla kabul edildi. Ülgener’in profesörlük takdim tezi, Tarihte Darlık Buhranları ve İktisadi Muvazenesizlik Meselesi 1951 yılında İktisat Fakültesi Yayınları arasında çıktı. Profesörlük takdim tezinin yanında mühim bir eseri daha vardır. En aşağı on yıldır üzerinde çalıştığı iktisadî zihniyet dünyamızı araştıran bu çalışma İktisadî İnhitat Tarihimizin Ahlâk ve Zihniyet Meseleleri başlığıyla 1951 yılında yayımlandı.

1952 yılından Ord. Prof. Dr. Fritz Neumark’ın Almanya’ya dönmesiyle boşalan “Umumi İktisat ve Maliye Teorisi Kürsüsü” başkanlığına getirildi.

Fakültedeki mesai saatlerinin içinde ayda dört saat Yapı ve Kredi Bankası Murakıplığına atandı ve bu görevi yaklaşık bir yıl sürdü. 1958 yılında Sevim Aytaç ile evlendi. Evliliğinin ilk aylarında, Mayıs 1958’de, bir akademik yıl kalmak üzere Münih’e gitti. Münih’te mesleki temaslarda bulundu, ilginç bulduğu konferans ve seminerleri takip etti ve zamanın önemli bir kısmını üniversite kütüphanesinde geçirdi. 1959 yılında Avrupa’nın çeşitli ülkelerine uğrayarak Türkiye’ye döndü.

1960 yılında Fakülte Dekanı Mehmed Oluç’a muhtelif zaman aralıklarında vekâlet etti. Kasım ve Aralık aylarında Gazetecilik Enstitüsünde iktisadi konulara dair verdiği bir dizi konferansları Ocak 1961’de de devam ettirdi.

Bu üç ay içerisinde verdiği konferans sayısı 22’ye yükseldi. Bu konferanslar dizisini 1961 yılında da sürdürdü. 1961-1962 akademik yılının başlamasıyla birlikte ek bir görev olarak Eskişehir İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisinde makro iktisat derslerini üstlendi. Haftada bir defa 3 saat verdiği bu derslerdeki hocalığı 1963 Temmuz’una kadar devam etti. 1964- 1965 ders yılında araştırmalarda bulunmak ve Türkiye ekonomisi üzerine konferanslar vermek üzere Columbia Üniversitesi tarafından davet edildi.

1970’li yıllarla birlikte bazı can ve gönül dostlarının vefatı ile Sabri Ülgener, kendi yalnızlığını derinden duymaya başladı. Fakat fikrî mücadelede yol belliydi ve bu yolun yürünmesi gerekiyordu. Bu meyanda Ülgener çalışmalarına devam etti, makaleler kaleme aldı, kongrelere ve bilimsel toplantılara katıldı.

1974 yılında eşi hastalandı ve uzun bir tedavi sürecinin sonunda sağlığına kavuştu. Eşinin rahatsızlığını takiben kendisi bir kalp krizi geçirdi. 1976 yılında yapılan operasyonla kalbine pil takıldı. Bu yolla aritmik kalp atışları bir düzene bağlanıyordu.

1977 yazından itibaren bütün çalışmalarını iki makale üzerinde yoğunlaştırdı: Bilim, İdeoloji ve Marksizm: Marksist Teori ve Neoklasik İktisat ile İzm’ler ve Sistemler.

1975-80 yılları aras›nda Türkiye’nin girdiği anarşi ve terör ortamında akademik mesuliyetini omuzlamış duayen bir hoca olarak sıkıştığı kendi kozmosunu aştı, kabuğunu kırıp bulunduğu fildişi kuleden çıktı. Konuşmayı, yazmayı üzerine düşeni bu yolla yapmayı, hasta kalbine rağmen istiyordu. Yazdığı makaleler ve verdiği konferanslarla 12 Eylül öncesinde sokağı teslim almış terörün arkasındaki aydın tipiyle acımasızca hesaplaşıyor, yer yer istihza ile keskinleştirdiği kaleminden dökülen ince dokunuşlarla onun maskesini indiriyordu.

Ülgener, 1981 yılında emekli oldu. Erenköy’deki evinde tam bir itikâfa çekildi.

Elinin altında iki mühim eser vardı: Önce 1951’de neşredilen ve epeydir aranılan kitabını ikinci baskıya hazırlıyordu. İkincisi ise 1946’dan beri vakit bulup üzerine eğildiği, kâh orasından kâh burasından oynadığı fakat kuyumcu sabrıyla işlediği bir başka kitap çalışması olan Zihniyet ve Din idi. 1981’in başlarında İktisadî Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası’nın yayımlanışının getirdiği tatlı bir telaşı yaşadı. Bu telaş onu öylesine sardı ki 1981 yılı, başlarından sonuna, matbaa tashihleri ve onların üzerinde oynamalarla geçti. Nihayet yıl sonunda Zihniyet ve Din’in yayımlanması ile çocuksu bir sevince boğuldu.

Emekliliği döneminde ilmî çalışmalarına ara vermeden devam eden Ülgener, vaktinin büyük bir kısmını evinde geçiriyor, pek nadir de olsa şehre iniyor, sevenleri ise Erenköy’e geliyordu. Kalbinin çıkarması muhtemel problemlerin bilincindeydi. Sıhhat durumunun gayet iyi olduğu bir dönemde Ülgener, 30 Haziran (1983) gecesi uykuda geçirdiği kalp kriziyle rahmet-i rahmana kavuştu.

Hiç şüphesiz Sabri Ülgener fikirler tarihimizin Tanzimat’ı 2000’li yıllara bağlayan 150 yıllık zaman diliminde, Türkiye’de çağdaş düşünce tarihinin özgün düşünürlerinden biridir. Bu genel çerçeveyi onun ihtisas alanına, iktisat düşüncesine doğru çektiğimizde, ahistorik (iktisat teorisi)/historik iktisat (iktisat sosyolojisi) ayrımından hareketle Ülgener, Türkiye’de sosyolojik tarihin en mühim isimlerinden biridir.

İktisat zihniyetine ilişkin eserlerinin hülasası onu Weber’in silik bir kopyası yapmaz; tam aksine, Weber’in kurguladığı “norm”u Osmanlı Türk tarihine uygulaması bir yanda, öte yanda bilhassa Weber’in İslâm’a ilişkin bulgu ve tespitlerini tashih etmesiyle Weber’e yönelik sağlıklı bir eleştirel yaklaşımı da gerçekleştirmiştir. Aslında, Ülgener’in Weber karşısında elde ettiği başarının anlamı şudur: Batı coğrafyasında kapitalizmin ruhunun ateşlenişini Protestan ahlakından neşet ettiğini göstermesi Weber’in başarı grafiğini günümüzde bile yukarı çekmiştir.

Onun Şark-İslâm dünyasında Osmanlı asırlarından gün ışığına kavuşturduğu “öteki”nin yüz çizgileri temelde Türkiye dışı bir başka ülke için de aşağı yukarı aynı olacaktır. Ülgener’in Türkiye gerçeğine damgasını vuran irrasyonalizmi yakalayan çalışmaları mesela İran, Hindistan, Çin için de, farklı tarihî malzeme kullanılsa bile ulaşılan neticelerde köklü farlılkklar ortaya çıkmayacaktır. Demek oluyor ki,

Weber çıkışlı Ülgener bu farklı iki boyut içinde geliştirdiği düşünceleri ile Türk iktisat düşünce tarihinde önemli bir yere sahiptir. Benzer düşünceler Ülgener’in Keynes’e olan fikrî rabıtası için de söylenebilir. Kuruluş yılları itibariyle Türkiye ekonomisinin hürriyetleri tahrip etmeden iktisadi kalkınması için tek bir iktisat politikası vardı: İktisadi devletçilik. Keynesçi uygulamaya bel bağlayan Ülgener’in Keynes-Kahn çizgisinde “çarpan”ın büyüsüne kendisini kaptırmadığını iddia edebilir miyiz?

1955 senesinde İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası’nda çıkan bir yazısında “çarpan mekanizması” üzerinde dururken “intikal meyli” kavramına ilişkin olarak şu fikirleri ileri sürmüştü (Ülgener, 1955: 32): “… Gelirlerin teşekkül ettikleri noktadan itibaren sık veya aralıklı mesafelerle mücavir gelir halkalarına intikali bize institütionale bir faktör olarak o gelirlerin intikal meylini verir.”

Ülgener’in “intikal meyli” üzerine söylediklerinden bir müddet sonra, 1957’de, G. Myrdal “Economic Theory and Underdeveloped Countries”te bu kavramdan söz açmıştı. Ülgener de kendi makalesinin yayımlanmasından sonra “Myrdal’in de aynı olaya işaret ettiğini gördük.” (Ülgener, 1976: 315) diyecektir.

Dolayısıyla Mete Tuncay’ın yaptğı şu genelleme Ülgener’in katkıları bağlamında doğru değildir:

“… Türk düşüncesi, en azından yüz yıldır, hemen hiç bir alanda gerçek anlamıyla yaratıcı olamamıştır, ne özgün bir kuramsal yapı ortaya koyabilmiş, hatta ne de yabancı kökenli bir düşünceyi yerli koşullarla uygulamakta ciddi bir başarı gösterebilmiştir. Aydınlarımız genellikle epigon almaktan ileri gidememiştir.” (Tunçay, 2005)

Sabri Ülgener çok zor yazan, yazarken önce konu ile cedelleşip onu her cihetten kuşatmak isteyen, ayrıca yazdığı her satırla hesaplaşıp boğuşan, yazdığının üstünden birkaç kere geçip Türkçesinde edebi bir üslubu yakalamaya çalışan, nihayet özüyle sözüyle bir kalp huzuru elde etmeden yazdığını tamamına erdirmeyen, bir filozof iktisatçıydı. Akademik titizliği daha çok üretmesine mâni oldu. Daha yazabilirdi, olmadı. Kafasında birçok düşünce somutlaşma imkânına kavuşmadan vefatıyla birlikte sahneyi terk etti.

Bu olumsuz tablonun ötesinde Ülgener yazılarının olumlu bir yanı vardır. Sabri Ülgener araştırırken, yazarken kolaya kaçmayan, nefsinin yokuşuna tırmanan bir düşünürümüzdü. Dolayısıyla, onun kaleminden çıkmış her yazı hem fikir muhtevası, hem de edebî gücü ile adından bahsettirecek kırattadır.

Yeni yazılardan ve güncellemelerden hemen haberdar olmak için bildirimlere abone olun

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.