Bazı insanların hafızasında şehirler ikinci kez kurulur. Sermet Muhtar Alus da böylesi isimlerden biridir. O, yalnızca eski İstanbul’u anlatan bir yazar değil; bir medeniyetin gündelik hayattaki izlerini, insan ilişkilerindeki inceliği, semtlerin ruhunu, sokakların sesini ve kaybolmaya yüz tutmuş bir yaşama biçimini yazıya emanet eden güçlü bir kültür hafızasıdır. Bu yönüyle Alus, sadece edebiyat tarihimizin değil; düşünce, şehir ve insan ilişkisi üzerine yeniden düşünmemizi sağlayan isimler arasında özel bir yere sahiptir. Alus “Fikirde İz Bırakanlar” serisine tam burada temas ediyor.
28 Mayıs 1887’de İstanbul Saraçhanebaşı’nda doğan Sermet Muhtar Alus, kültürle çevrili bir aile ortamında yetişti. Babası Askerî Müze Müdürü Ahmed Muhtar Paşa, annesi ise yazıları yayımlanan Fatma Kevser Hanım’dı. Çocukluğunun önemli bir kısmını dedesi Âbid Paşa’nın konaklarında geçirmesi, onun kişiliğini ve yazı dünyasını derinden etkiledi. Eski İstanbul’un yalnızca yapılarını değil, ev içi düzenini, konak terbiyesini, gündelik davranış biçimlerini ve insan ilişkilerinin görünmeyen kodlarını bu kadar sahici aktarabilmesinin nedeni, o hayatı dışarıdan gözlemlemiş olması değil; doğrudan yaşamış olmasıydı.
Eğitim hayatı da bu birikimi destekleyen güçlü bir zemine dönüştü. Küçük yaşta Fransızca ve Almanca öğrenen Alus, Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi’nden mezun oldu; ardından Mekteb-i Hukuk’u birincilikle bitirdi. Ancak onun asıl istikameti hukuk kariyeri değil, kültür dünyası oldu. Avrupa’da hukuk doktorası yapma isteği gerçekleşmeyince Askerî Müze’de görev aldı; burada hazırladığı rehberler ve yürüttüğü çalışmalar, onun tarih ve kültürle kurduğu ilişkinin yalnızca edebî değil, belgesel bir niteliğe de sahip olduğunu gösterdi. Daha sonra gazeteciliğe ve yazarlığa yönelmesi ise bir meslek değişikliğinden çok, asıl mecrasını bulmasıydı.
Sermet Muhtar Alus’un çok yönlü kültür kişiliğini görünür kılan bir başka yönü de resim ve fotoğrafla kurduğu yakın ilişkidir. İlk gençlik yıllarında evlerine gelip giden Hoca Ali Rızâ Bey’le alıştırma çalışmaları yapması, onun estetik dikkatinin ve görme terbiyesinin erken yaşta şekillendiğini gösterir. Nitekim eserlerinin önemli bir kısmını kendisi resimlemiş, ayrıca yağlı boya tablo çalışmaları da üretmiştir. Fotoğrafçılığa duyduğu ilgi ise basit bir meraktan ibaret kalmamış; evlerinde bir karanlık oda düzeni kurmasına ve zamanla İstanbul içinde şehir fotoğrafları çekmesine kadar ilerlemiştir. Bu yönüyle Alus, yalnızca İstanbul’u yazan değil; onu çizen, kadraja alan ve farklı mecralarda hafızaya dönüştüren çok katmanlı bir kültür insanı olarak öne çıkar. Bu çok yönlülük, onun metinlerindeki ayrıntı zenginliğini ve şehir gözlemindeki inceliği de daha anlaşılır kılar.
Sermet Muhtar Alus’un en büyük gücü, İstanbul’u “büyük olaylar” üzerinden değil, hayatın kendisi üzerinden anlatmasında yatar. Onun kaleminde İstanbul; kahvehaneleri, ramazan geceleri, semt alışkanlıkları, eski konakları, gündelik konuşma biçimleri, mahalle ilişkileri ve görgü kurallarıyla yaşayan bir organizmadır. 30 Sene Evvel İstanbul, İstanbul Kazan Ben Kepçe, Masal Olanlar ve Eski Günlerde gibi eserleri, resmî tarihin çoğu zaman kenarda bıraktığı gündelik hayatı merkezine alır. Böylece Alus, geçmişi romantize eden bir anlatıcı olmaktan çıkar; toplumsal hafızayı ayrıntılar üzerinden kuran bir şehir müverrihine dönüşür. Onun yazıları sayesinde İstanbul yalnızca geçmişte kalmış bir manzara değil, insanın şehirle kurduğu ilişkinin inceliklerini öğreten canlı bir hafıza alanı hâline gelir.
Burada asıl dikkat çekici olan, Alus’un geçmişe bakışındaki üsluptur. O, nostaljiyi bir sığınak hâline getirmez; geçmişi bugüne üstünlük taslayan bir ideal düzen gibi de sunmaz. Aksine, insan tabiatını, sınıfsal görünüşleri, zarafeti, kabalığı, inceliği, yapmacıklığı ve değişen toplumsal tipleri son derece dikkatli bir gözle kaydeder. Romanlarında ve piyeslerinde savaş zenginlerini, sonradan görme tipleri ve değer aşınmalarını hicvetmesi de bunun göstergesidir. Yani Alus’un metinleri sadece eski İstanbul’u sevdirmek için değil; değişen hayat içinde neyin kaybolduğunu ve neyin yozlaştığını fark ettirmek için de önemlidir. Onun metinlerinde şehir, aynı zamanda bir ahlak, üslup ve ölçü meselesi olarak belirir.
Bugün Sermet Muhtar Alus’u yeniden okumak neden önemli? Çünkü çağımızın en büyük krizlerinden biri, hafıza kaybıdır. Daha hızlı yaşıyoruz, daha çok görüyoruz, daha az fark ediyoruz. Mekânlarımız büyüyor; ama aidiyetimiz derinleşmiyor. Şehirleri kullanıyoruz; fakat onları tam anlamıyla yaşamıyoruz. Alus’un metinleri ise bize bir şehrin yalnızca caddelerden, yapılardan ve kalabalıklardan ibaret olmadığını; dil, görgü, ilişki, ritim ve müşterek hatıralarla kurulduğunu hatırlatıyor. Başka bir deyişle, onun yazdıkları bize şu soruyu sorduruyor: Bir şehir modernleşirken ne kazanır, ama daha önemlisi ne kaybeder? Bu soru, yalnızca İstanbul için değil; bugün insanı, kurumu ve toplumu anlamaya çalışan herkes için hâlâ günceldir.
Sermet Muhtar Alus’u sadece “eski İstanbul yazarı” diye anmak bu yüzden eksik kalır. O, aynı zamanda dikkat etmenin, görmenin, kayda geçirmenin ve kültürel sürekliliği önemsemenin yazarıdır. Bir medeniyetin büyük fikirleri kadar küçük ayrıntılarının da korunmaya değer olduğunu gösterir. Onun şahsiyetine dair aktarılanlar; bilgili, kibar, zeki, nüktedan ve sohbeti aranan bir insan olduğuna işaret eder. Bu kişilik yapısı, doğrudan yazılarına da siner. Çünkü Alus’un satırlarında sert bir hüküm dili değil; gözlem, incelik, hafif bir tebessüm ve medeniyet duygusu vardır. Şehir onun için yalnızca sokaklar ve binalar toplamı değil; üslup, ilişki, ritim ve hatırlama biçimidir. Bu yüzden İstanbul’u anlatırken aslında bir yaşam terbiyesini de anlatır. Belki de onu bugün yeniden değerli kılan tam olarak budur: Gürültülü fikirler çağında, sessiz ama kalıcı bir kültür bilinci sunması. Sermet Muhtar Alus, nadir isimlerden biridir. Bu nedenle o, yalnızca edebiyatımızın değil, şehir hafızamızın ve kültür düşüncemizin de iz bırakan isimleri arasında anılmayı hak eder.
Hızın, unutmanın ve yüzeyselliğin çağında yaşıyoruz. Şehirler büyüyor; ama hafıza kayıt memurları aynı ölçüde derinleşmiyor. Bir Süheyl Ünver gibi defter tutan artık çok sınırlı. Mekânlar çoğalıyor; fakat aidiyet zayıflıyor. Alus’un metinleri bize, bir şehrin gerçek kimliğinin yalnızca mimarisinde değil; insan ilişkilerinde, gündelik dilinde, toplumsal nezaketinde ve müşterek hatıralarında saklı olduğunu hatırlatıyor. Onun satırlarında İstanbul, yalnızca geçmişte kalmış bir güzellik değil; korunması gereken bir kültür bilinci olarak karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle Alus, bugünü anlamak isteyenler için de güçlü bir düşünce rehberi.
Alus’un hayatı, özel yaşamında daha kırılgan ve hüzünlü bir çizgi de taşır. Babasının ölümünün ardından annesinden hiç ayrılmayan Alus, üçüncü evliliğinden sonra bir daha evlenmemiş; annesi Fatma Kevser Hanım ve tek çocuğu Elhan’la birlikte yaşamış, kızının yetişmesi ve eğitimiyle bizzat ilgilenmiştir. Annesi Fatma Kevser Hanım’ın dönemin başbakanı İsmet İnönü’ye hitaben kaleme aldığı ve Göztepe’deki köşklerinin sanatoryum yapılmak üzere satın alınmasını talep eden dilekçe, Alus’un hastalıklarla geçen son yıllarında maddi bakımdan zorlandığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Eserleri ve Yazı Dünyası
Sermet Muhtar Alus’un ardında bıraktığı miras, eski İstanbul’un gündelik hayatını, toplumsal tiplerini, dilini, görgü dünyasını ve kültürel sürekliliğini farklı türler üzerinden kayda geçiren geniş bir üretim alanına yayılır. İstanbul merkezli yazıları arasında İstanbul Yazıları, İstanbul Kazan Ben Kepçe, Masal Olanlar, Eski Günlerde ve 30 Sene Evvel İstanbul özel bir yer tutar. Bu eserlerde Alus, semt hayatından ramazan gecelerine, konak kültüründen gündelik alışkanlıklara kadar uzanan geniş bir dünyayı ayrıntılarıyla anlatır. Özellikle Akşam gazetesinde farklı tarihlerde yayımlanan tefrikalarından oluşan bu metinler, bugün yalnızca edebî bir zevk sunmakla kalmaz; aynı zamanda İstanbul’un toplumsal hafızasını, resmî tarihin çoğu zaman ihmal ettiği gündelik hayat katmanları üzerinden yeniden kurar.
Eski İstanbul hayatını konu alan ve uzun yıllar gazete ile dergilerde tefrika edildiği hâlde kitaplaşmamış pek çok yazısı da bulunmaktadır. “Eski Defterdekiler”, “Bir Varmış Bir Yokmuş”, “Eski Konaklar Bize Neler Anlatıyor”, “Kırk Yıl Evvelkiler”, “35 Yıl Evvelki Demlerinde”, “Gördüklerim Duyduklarım”, “Eski Ramazan Geceleri”, “Pazar Sohbetleri”, “Dünden Bugünden” ve “Bugünden Dünden” başlıklı dizileri, onun şehir hafızasına ne kadar ısrarlı ve sürekli biçimde eğildiğini gösterir.
Romanları da aynı gözlem gücünün başka bir cephesini oluşturur. Kıvırcık Paşa, Pembe Maşlahlı Hanım, Harp Zengininin Gelini, Eski Çapkın Anlatıyor ve Onikiler gibi eserlerinde savaş yıllarının ortaya çıkardığı yeni toplumsal tipleri, sonradan görme zenginlikleri, değer aşınmalarını ve şehirli hayatın dönüşen yüzünü de işler. Gazetelerde tefrika hâlinde kalan romanları ise onun üretkenliğinin ne kadar geniş olduğunu gösterir.
Tiyatro metinleri ve uyarlamaları da onun çok yönlü edebî kişiliğinin önemli bir parçasıdır. “Derd”, “Zincirleme”, “Kof Ramiz” ve “İnci Sultan” gibi oyunlarının yanı sıra, Batı edebiyatından yaptığı uyarlamalar da dikkat çekicidir. “At Martini”, “Ev İlâcı”, Helâl Mal, “Sevk-i Tabiî” ve “Kalem Efendileri” gibi çalışmalar, Alus’un yalnızca geçmişe dönük bir şehir anlatıcısı olmadığını; sahne, diyalog ve dramatik kurguya da hâkim bir yazar olduğunu gösterir.
Bunun yanında Alus’un kültürel ilgileri, edebiyatın ötesine uzanır. Askerî Müze için hazırladığı Türkçe ve Fransızca rehberler, Türkçe-Fransızca Yeni Lugat ve Yeniçeriler ve Eski Türk Ordusu gibi eserleri, onun dil, tarih ve kurumsal hafıza alanlarında da üretim verdiğini ortaya koyar. Reşat Ekrem Koçu’nun çıkardığı İstanbul Ansiklopedisine yazdığı ve notlarıyla katkı sunduğu çok sayıdaki madde ise, Alus’un İstanbul bilgisinin ne kadar derin ve güvenilir bulunduğunu gösteren ayrı bir işarettir. Ayrıca yayımlanmamış bir Küçük İstanbul Rehberinin varlığı da, onun şehri kayda geçirme çabasının hayatının sonuna kadar sürdüğünü düşündürür.
Beyoğlu Parmakkapı’daki evinde 20 Mayıs 1952 tarihinde kalp krizi sonucu vefat eden Alus, hayatı boyunca üç kez evlenip ayrılmış; ardında yalnızca eserlerini değil, aynı zamanda İstanbul’un ruhunu korumaya adanmış derin bir hafıza mirasını bırakmıştır. Mezarı Silivrikapı Mezarlığı’ndadır.
Sonsöz Yerine
Sermet Muhtar Alus’u anmak, yalnızca eski İstanbul’un zarif bir muharririni hatırlamak değildir. Bu aynı zamanda, bir şehrin ruhunu gündelik hayatın ayrıntılarında, unutulmuş kelimelerinde, yitip giden alışkanlıklarında ve silinmeye yüz tutmuş insan manzaralarında korumaya çalışan bir hafızaya saygı göstermektir. O, yalnızca yazmadı; gördü, kaydetti, resmetti ve bir medeniyetin inceliklerini dağılmadan önce kelimelere emanet etti. Bugün geriye kalan yalnızca kitaplar, hatıralar ya da şehir yazıları değildir; asıl miras, bakmayı bilen bir göz, hatırlamayı sorumluluk sayan bir vicdan ve kültürü gündelik hayatın içinde arayan bir dikkat kültürüdür. Bu yüzden Sermet Muhtar Alus’un bıraktığı iz, yalnızca geçmişe dönük bir nostalji değil; bugünün hızla aşındırdığı hafızaya karşı zarif ama güçlü bir hatırlatma, yarına bırakılmış incelikli bir kültür çağrısıdır.
Bu vesileyle yalnızca Sermet Muhtar Alus’u değil; onunla aynı hafızayı taşıyan, şehirlerin ruhunu satırlarda, hatıralarda, belgelerde ve kaybolmaya yüz tutmuş ayrıntılarda yaşatmaya çalışan tüm kültür insanlarını da minnetle anıyoruz. Gündelik hayatın içinden bir medeniyet tasavvuru çıkaranlara, unutulan kelimelerden, eski semtlerden, yitik alışkanlıklardan bir şehir hafızası kuranlara en içten teşekkürlerimizi sunuyor; Sermet Muhtar Alus’a ve ebediyete irtihal etmiş bütün kıymetli isimlere Hak’tan rahmet, yaşayanlara sağlık, ilham ve güzellikler diliyoruz.
Kaynakça
https://islamansiklopedisi.org.tr/alus-sermet-muhtar