20 Haziran 1326 (3 Temmuz 1910) günü İstanbul’da dünyaya gelen Nuri Hüsnü Arlasez, babası dönemin tanınmış avukatlarından Hüsnü Selim Bey’in imkânlarına rağmen, hayatını makam, para ve şöhretten uzak tutmayı tercih eden bir İstanbul efendisiydi. Galatasaray Lisesi’nde başlayan eğitimi, ardından Hukuk Fakültesi’ne uzandı. Babasının ısrarıyla seçtiği hukuk yolunu bırakıp kendi arayışına yöneldi. Ona göre hürriyet, para ile gelen bağımlılıklardan sıyrılmaktı; bu yüzden asgari imkânlarla yaşamayı, özgürlüğünü korumayı seçti.
Henüz genç yaşta Romain Rolland’ın Ramakrishna ve Vivekananda üzerine yazdığı eseri keşfetmesiyle Hint felsefesine yöneldi. Bu kitap onda yeni bir kapı araladı; mistik arayışını derinleştirdi. Yoga, meditasyon ve murakabe ile içsel dinginliği keşfetti. Yıllar sonra bu yolculuğu tasavvufun incelikleriyle buluştu. Ona göre gerçek Müslümanlık, Allah’a mutlak bir teslimiyetle “El-hamdü lillâhi alâ külli hâl” diyebilmekti. Hint felsefesi ile İslam tasavvufunu harmanlayan bu entelektüel yolculuk, onu hem Doğu’nun hem Batı’nın bilgeliğini özümseyen bir düşünür kıldı.
Nuri Arlasez’in ismini ölümsüzleştiren yönü, yok olmak üzere olan kültür mirasını toplama ve koruma iradesiydi. Harf inkılâbı sonrası yok sayılan, çöplüklere atılan veya yurt dışına satılma tehlikesi yaşayan yazmalar, vakfiyeler, fermanlar ve hattat levhaları onun ilgi ve gayretiyle kurtarıldı. Bir gün Beyazıt’ta rastladığı Sultan II. Bayezid’in vakfiyesiyle başlayan bu yolculuk, onu bir ömür boyu koleksiyoncu-muhafız yaptı.
Arlasez’in bağışladığı eserler arasında:
Süleymaniye Kütüphanesi: 327 yazma, 350 levha, 90 matbu eser ve 370 yabancı dilde kitap.
Topkapı Sarayı Müzesi: Cepken, kaftan, işlemelerden oluşan tekstil koleksiyonu.
IRCICA: Fotoğraf arşivi ve matbu koleksiyonlar.
Bu bağışlarla yalnızca kurumları değil, Türkiye’nin kültürel hafızasını zenginleştirdi.
Nuri Arlasez, yalnızca kitap ve belgelerle değil, fotoğraf makinesiyle de kültürel mirası kayıt altına aldı. Cerrahpaşa’daki tekkelerden Boğaziçi konaklarına, kaybolan estetik detaylara kadar eski İstanbul’u fotoğraflarla belgeledi. Bugün IRCICA arşivinde saklanan bu kareler, kaybolan bir şehrin görsel hafızasıdır. Onun objektifi, bir tarihçinin not defteri kadar kıymetli sayılır.
Arlasez, uluslararası entelektüel çevrelerle de bağlar kurdu. İngiliz tarihçi Arnold Toynbee ile dostluğu, Hindistan felsefesi üzerine paylaşımları; fizikçi Werner Heisenberg’e İstanbul’u gezdirmesi; Nobel ödüllü Abdüsselam, François Perroux ve Feza Gürsey gibi isimlerle yazışmaları, onu bir kültür elçisi hâline getirdi. Joan Fleming’in İstanbul’da geçen When I Grow Rich romanındaki “Filozof Nuri Bey” karakteri de ondan esinlenmiştir.
Arlasez, hiçbir zaman sahneye çıkmayı, isim yapmayı istemedi. Röportajlardan uzak durdu, kendi tabiriyle “şöhret bir afettir” diyerek sessizliği seçti. Evlenmedi; “hangi kadın asgari imkânlarla yaşamaya razı olurdu” diyerek hürriyetini korumayı tercih etti. Ona göre servet değil, irfan kıymetliydi. Bu yönüyle, İstanbul’un kaybolan efendilerinin son temsilcilerinden biri olarak anıldı.
2000 yılında vefat eden Nuri Arlasez, Merkezefendi Mezarlığı’nda ebedi istirahatgâhına çekildi. Ardında bıraktığı şey, sadece yüzlerce yazma eser, kıymetli tekstiller ve fotoğraf arşivleri değildi. O, bir kültür adamı olmanın ötesinde, medeniyetin gönüllü bir muhafızıydı.
Arnold Toynbee’nin ifadesiyle: “Dünyaları ayakta tutan, her memlekette gizli kalmış kahramanlardır. Bunların yüzü suyu hürmetine memleketler ayakta kalır.” Nuri Arlasez, işte o gizli kahramanlardan biri olarak tarihe geçti. Sessiz, fakat köklü bir iz bıraktı.
Özetle; Nuri Arlasez’in hayatı, sadece bir koleksiyoncu ya da kültür meraklısının hikâyesi değil; inkılapların, dönüşümlerin ve kayboluşların içinden sessizce yükselen bir vicdanın, bir medeniyet bekçisinin hikâyesidir. O, geçmişin izlerini geleceğe taşımak için şahsi menfaatlerini hiçe saymış, ömrünü mürekkep kokusuna, el yazmalarının zarafetine, hat sanatının inceliğine ve İstanbul’un kaybolan estetiğine adamıştır. Bugün Süleymaniye Kütüphanesi’nde saklanan yazmalar, Topkapı Sarayı’nın duvarlarını süsleyen nadide işlemeler ve IRCICA arşivinde kayıtlı fotoğraflar, onun bitmeyen gayretinin sessiz şahitleridir. Şöhret peşinde koşmayan, hatta ondan bilerek uzak duran bu “isimsiz kahraman”, ardında bıraktığı eserleriyle sessizliğinin çok ötesinde bir yankı yaratmıştır. Arlasez’in adı, kendisini tanıyan az sayıda insanın hafızasında bir mücevher gibi saklanmış olsa da, aslında tüm bir milletin kültürel vicdanında yaşamaktadır.
Bugün onu anarken, yalnızca büyük bir koleksiyoner ya da fotoğraf sanatçısını değil gerçek anlamda bir “medeniyet muhafızını” hatırlıyoruz. Rahmet ve saygıyla anıyoruz.