Bir çocuk düşünün. Adı önemli değil. Danimarka’nın bir kasabasında doğmuş olabilir, ya da Türkiye’de bir taşra ilçesinde. Akıllı, meraklı, dünyaya sorularla bakan bir çocuk. Kimyasal reaksiyonları izlerken gözleri parlıyor, kitaplardan çıkardığı notları gece lambası ışığında tekrar okuyor. Ama bu çocuğun ailesinin durumu iyi değil. Üniversiteye gitmek, hele ki doktora yapmak onun için bir hayal. Kimi zaman sofradaki ekmeği düşünmek, hayalindeki moleküler yapılarla uğraşmaktan daha gerçek oluyor. İşte ekonomist Ufuk Akçigit ve çalışma arkadaşları Jeremy Pearce ile Marta Prato’nun “Tapping into Talent: Coupling Education and Innovation Policies for Economic Growth” başlıklı makalesi, tam da bu görünmeyen hayatlara ışık tutuyor. Çünkü inovasyon çocukların kaderlerini belirleyen sistemde başlıyor.
Uzun zamandır, hükümetlerin inovasyonu artırmak için tercih ettiği temel politika araçlarından biri Ar-Ge sübvansiyonları oldu. Ancak bu tür desteklerin, tek başına ekonomik büyümeye olan etkisinin sınırlı kaldığı yönünde giderek artan bir akademik mutabakat var. Akçigit ve ekibi, bu eleştirilerin ötesine geçerek inovasyonun yalnızca maddi kaynakla değil, yetenekli bireylerin doğru şekilde yönlendirilmesiyle mümkün olduğunu güçlü kanıtlarla destekliyor.
Akçigit ve ekibi, Danimarka’daki geniş bir veri setinden yola çıkarak çok daha derin bir gerçeği ortaya koyuyor: Ar-Ge teşvikleri, tek başına yeterli değil. Asıl mesele, kimin araştırmacı olacağına kim karar veriyor?
Danimarka’da 2002 yılında başlatılan büyük ölçekli bir inovasyon programı, üniversitelere ciddi bütçeler aktardı. PhD kontenjanları artırıldı, Ar-Ge teşvikleri genişletildi. Araştırmacılar, bu politikalara birey düzeyinde neyin nasıl tepki verdiğini anlamak için, IQ, aile geliri, eğitim durumu ve patent verilerini bir araya getirdiler. Ortaya çıkan sonuçlar ise çarpıcıydı.
Zekâ, Tek Başına Kapı Açmıyor
Verilere göre, yüksek IQ’ya sahip bireylerin PhD yapma ihtimali yüksek. Ancak bu potansiyel, eğer birey düşük gelirli bir aileden geliyorsa ciddi şekilde düşüyor. Yani birçok zeki ama yoksul genç, potansiyelini gerçekleştiremeden üretim sektörüne ya da başka alanlara yöneliyor. Daha da ilginci, sadece zengin ailelerin çocuklarının değil, zeki ve zengin olanların bile bir kısmı doktora yapmıyor. Çünkü bazıları akademik kariyeri sevmiyor, bazıları ise daha kısa yoldan gelir elde etmenin yollarını tercih ediyor. Yani mesele sadece zekâ değil; tercihler, maddi imkanlar ve sistemin sunduğu olanaklar bütün bir denklem oluşturuyor. İşte Akçigit’in modeli, bu denklemdeki eksik halkaları tamamlamaya çalışıyor.
Araştırmanın modeline göre, Ar-Ge teşvikleri kısa vadede inovasyonu artırsa da, etkisi sınırlı kalıyor. Çünkü mevcut araştırmacı kadrosunun üretim kapasitesi sabit. Oysa eğitim politikaları, uzun vadede inovasyonun temelini değiştirebiliyor. Yeni yeteneklerin sisteme girmesini sağladığınızda, yalnızca sayı değil, niteliği de artırmış oluyorsunuz. Ancak burada kritik bir denge var. Üniversiteler kontenjanlarını artırdığında, her zaman daha iyi araştırmacılar yetişmiyor. Hatta Danimarka’daki veri seti, kontenjan artışıyla birlikte PhD öğrencilerinin ortalama IQ seviyesinin düştüğünü gösteriyor. Bu, sistemin yetenek havuzunun da bir sınırı olduğunu ortaya koyuyor.
Peki çözüm ne?
En Etkili Karışım: Eğitim + Ar-Ge + Eşitlik
Akçigit ve ekibinin bulguları, kamu bütçesinin verimli kullanımı açısından da stratejik öneriler sunuyor. Örneğin, eğer bir hükümetin inovasyona ayırabileceği bütçe GSYH’nin %1’i kadarsa, bu bütçenin yarısının eğitim sübvansiyonlarına, diğer yarısının Ar-Ge teşviklerine ayrılması en verimli sonucu veriyor. Bütçe daha da artarsa, üniversite kontenjanlarının da genişletilmesi gündeme geliyor. Ancak bu genişlemelerin kaliteyi düşürmemesi için, finansal desteklerle birlikte yetenekli ama imkânı olmayan gençlerin sistem içine çekilmesi gerekiyor.
Belki de en kritik bulgu şu: Eğitim politikalarının etkisi, gelir eşitsizliğinin fazla olduğu ülkelerde çok daha yüksek. Çünkü bu ülkelerde daha fazla yetenek “sistemin dışına” itiliyor. O yetenekleri yeniden kazanmak, ulusal bir kalkınma hamlesi…
Sözün Özü
İnovasyon, sadece birkaç laboratuvarın ışığında yeşeren bir çiçek değil. O, bir toplumun çocuklarına ne kadar umut verdiğiyle, ne kadar burs sağladığıyla, kimleri görünür kılıp kimleri görmezden geldiğiyle doğrudan ilgili. Ufuk Akçigit’in bu çalışması bize şunu hatırlatıyor: Bir çocuğun eğitim alıp alamaması, yalnız onun geleceğini değil, toplumun üreteceği fikirleri, icatları ve refah seviyesini belirliyor. Eğer inovasyonu artırmak istiyorsak, daha fazla laboratuvar kurmadan önce, daha fazla potansiyeli keşfetmeliyiz. Bir gün, o ismini bilmediğimiz çocuk laboratuvarında ilk icadını yaparken, bu satırları hatırlayacağız: Yetenek tesadüf değildir, ama onun filizlenip yeşermesi ancak adil bir sistemle mümkündür.
Kıssadan Hisse: Türkiye İçin Bir Not
Türkiye, genç ve dinamik nüfusuyla büyük bir potansiyele sahip. Ancak bu potansiyelin kaderi, yalnızca doğuştan gelen yeteneklerde değil; o yeteneğin keşfedilip desteklenmesinde, görünür kılınmasında saklı. Eğer fırsatlar sadece belli bir gelir grubunun çocuklarına sunuluyorsa, ülke olarak elimizdeki cevherin çoğunu karanlıkta bırakıyoruz demektir. İcat çıkaracak çocuklar bu topraklarda fazlasıyla var. Ama onların önüne sınavlardan önce borçlar, hayallerinden önce faturalar, laboratuvarlardan önce kayıtdışı işler geliyorsa; eğitim ve inovasyon politikalarımızı yeniden düşünmenin vaktindeyiz. Türkiye’nin büyümesi, yalnızca fabrikaların bacasından değil, zihinlerin ışığından geçiyor. Bilim üretmek, sadece teşvik değil, adalet meselesidir. Asıl devrim, bir çocuğun “ben de yapabilirim” diyebildiği anda başlıyor.
Makaleye doğrudan ulaşmak isteyenler için link: https://www.nber.org/papers/w27862